Toplumun
Gölgesinde Sessizce “Yaşamak”
Siz hiç
cinsel tacize uğradınız mı?
Tanıdığınız veya tanımadığınız
bir erkek tarafından
aşağılandınız mı? O “erkek” sırf
siz kadın olduğunuz için
bedeninizde hak iddia etti mi? O
adamların –yüzünü gördüyseniz
eğer- yüzleri hafızanıza kazındı
mı? Ben yaşadım!...
Hayata
isyan ettim, Tanrı’ya kızdım,
kendime küstüm, insanlardan
nefret ettim, erkeklerden
tiksindim, kadınların
zavallılığına acıdım… Çünkü, ben
tek başına değildim. Cinsel
tacize, istismara, şiddete
uğrayan binlerce, yüzbinlerce
kadın vardı-hatta çocuk bile
vardı- ama susuyorlardı,
susuyorduk. Çünkü, bize yapılan
bizim ayıbımızdı, bizim
günahımızdı. Suçlu bizdik! O
aşağılık erkekler istediğini
yapmakta özgürdü. Bize ise susup
katlanmak, kaderimize razı olmak
öğretilmişti. Kadın olduğum için
geri plana atılmayı hiç
hazmedememiştim. Ben, hep
erkeklerle ve bu topluma ait
kadınlarla savaşmıştım- hala
savaşıyorum- ama ben de sustum.
Ben de konuşmadım. Ben de
korktum suçlanmaktan. Bir
tacizin yükünü kaldıramazken bir
başkası geldi başıma, bir
başkası, bir başkası daha…
Kafamda tek bir soru vardı;
“Neden?” Benim suçum ne?
Suç…
Bireysellikten doğan bir olgu
mu; yoksa köklerini toplum
yapısına dayamış bir olay mı?
Kişinin kendiliğinden, içinden
geldiği için suç işlediğine pek
az insan inanır. Genel inanış,
suçu ve suçluyu toplumun
doğurduğu yönündedir. Biz nasıl
bir toplumda yaşıyoruz peki?
Belli klişelere sahip, yasakçı,
baskıcı, düşünmeyen, üretmeyen,
“bana dokunmayan yılan bin
yaşasın”cı bir toplumda
yaşıyoruz. Peki, sonuç ne
oluyor? Ders kitapları dışında
hiç kitap okumayan; ders
kitaplarını da anlamadan sadece
ezberleyen; düşünmek için değil
e kurnazlık yapmak için
kullanan, kızlarını binbir
baskıyla, korkuyla, aşağılık
duygusuyla, erkeğe kölelik
yapmak için dünyada var olduğuna
inandırarak,yetiştiren,
kızlarına yasakladıkları her
şeyi oğullarına serbest
bırakan,erkeklik çağına adım
atan bir kadın adayının aybaşı
kanaması sır gibi saklanırken,
oğullarını dini bir gerekliliğe
uyup sünnet ettirdiklerinde
davullarla, zurnalarla bu olayı
kutlayan,sürekli başkalarına
karışan, gözü kulağı
başkalarının evinde olan ve de
cinselliği ayıplayan bir
toplumun içinde sıkışıp kalmış
bireyler ile bu toplumu
benimseyen bireyler çatışıyor.
Her şeyi
geçtim bu cinsellik yasağı en
çok biz kadınların başına dert
açıyor. Bir kere henüz küçük bir
kız çocuğu iken “kuku”nuzu
kapatmanız, kimseye
göstermemeniz, çok ayıp olduğunu
öğretiyorlar size. Buna karşılık
oğullarının “pipi”lerinin
resmini çekip, bu et parçasına
fotoğraf albümlerinde güzide bir
yer ayırıyorlar. Bu yasak
organınızla ilgili bir şey merak
edip sorsanız, “Şşşt, sus
bakıyım, ayıp!” diye
azarlıyorlar sizi. Siz oranızda
ne olduğunu bilmeden, değerli
bir mücevher gibi her şeyden,
herkesten koruyorsunuz
organınızı. Hatta kendinizden
dahi. Sonra büyüyorsunuz ve
oranız kanıyor. Size bunun her
kadında olduğunu
anlatıyorlar,”Her ay olacak,
korkma” diyorlar. “Aman kimse
duymasın” diye de pedlerinizi
gizli saklı almayı, kullanmayı
ve çöpe atmayı öğretiyorlar.
Vücudunuz gelişip serpildikçe
yasaklar ve önlemler iyice
artıyor. Artık şort giymek
yasak, artık dar t-shırt giymek
yasak, mini elbiseler giymek
yasak ve en önemlisi erkekler
yasak. Sokakta, okulda birlikte
oynadığınız, aynı sıraları
paylaştığınız arkadaşlarınızla
aranıza yasaklar giriyor.
Birlikte ders çalışacağınız
arkadaşlarınızın adı Ayşe’yse
tamam; eğer adı Ali ise hayır
olmaz, ders dahi çalışamazsınız.
Erkeklerle kızlar arkadaş olamaz
Onlar yasaklıyorlar ve siz
nedenini anlayamıyorsunuz. Bu
yasaklar saçma geliyor ve
Ali’yle gizlice ders
çalışıyorsunuz, yalanlar
söylemeye başlıyorsunuz. Ve bir
gün bir Ali’ye aşık oluyorsunuz.
Öyle yoğun, öyle sıcacık, öyle
güzel duygular sarmalıyor ki
sizi, niçin aşkı da
yasakladıklarını
anlayamıyorsunuz..
Yasakladıkları şeyleri
yaptığınızı öğrendiklerinde
dövüyorlar sizi, korkutuyorlar,
bağırıyorlar, canınızı
acıtıyorlar ve tehditler
savuruyorlar. Siz “Neden?” diye
soramıyorsunuz. Sorsanız da
söylemiyorlar, “öyle işte” diye
kestirip atıyorlar.
Çelişkilerinizle, sorularınızla
ve yaşadıklarınızla baş başa
kalıyorsunuz.
Bir gün
okuldan çıkmış eve yürürken bir
el kalçanızı sıkıyor. Ve elin
sahibi hızlıca uzaklaşıp
gidiyor. Kimseler yok.
Güpegündüz, ortalıkta kimseler
yok! Korkuyorsunuz, şoka
girmişsiniz, sesiniz çıkmıyor.
Bağırmak, ağlamak, çığlıklar
atmak istiyorsunuz, ama
yapamıyorsunuz. Annenize sarılıp
hıçkıra hıçkıra ağlamak,
istiyorsunuz; ama korkuyorsunuz
ve utanıyorsunuz. Başınıza gelen
iğrenç olay sanki sizin suçunuz
gibi utanıyorsunuz. Bunu da
içgüdüsel olarak yapıyorsunuz.
Daha önce anneniz dahil hiç
kimse bedeninize elleyip de
kaçıp gittiğinde utanmanız
gerektiğini söylemedi. Ama siz,
suçluluk duyuyor, utanıyorsunuz.
“Niye ellettin kendini? Aptal
mısın, okuldan tek başına
yürünür mü? Kıçını mı açmıştın?
Ne giymiştin?” diye soracaklar
size biliyorsunuz. Sanki bu
iğrenç olayı siz istemişsiniz
gibi size yüklenecekler,
biliyorsunuz. O alçak adam sağda
solda bu yaptığını anlatırken,
ona alkış tutacaklar, “Helal lan
sana, sen yarın bir gün karıyı
altına da alırsın” diyecekler.
Ama suçlu olan sen kalacaksın!
O adama alkış tutanlar arasında
belki ağabeyin, baban, amcan,
dayın da olacak; ama hepsi de
seni suçlayacak. Sırf
cinsiyetinden dolayı mı
suçlandığını sorup duracaksın
kendine. Sen sorularına cevap
ararken, o aşağılık adamlar
ortalıkta gezinmeye devam
edecekler, seni nerede yalnız ve
savunmasız yakalasalar bedeninde
hak iddia edecekler, sıkacaklar,
laf atacaklar, hatta ırzına
geçmek isteyecekler. Senin
sorularını cevaplayan olmayacak,
sessiz çığlıklarını duyan
olmayacak, hep yalnız olacaksın!
Hep korkacaksın erkeklerden, ama
aşık da olacaksın, mutlu da
olacaksın. Bu toplumun izin
verdiği ölçüde kadınlığının
güzelliklerini de yaşayacaksın.
Aklında hep sorular olarak ve
hep bu toplumu değiştirme
umudunu içinde taşıyarak…
Zaman bir
çok şeyi değiştirmiş. Şehir
hayatında kadın; kırsala göre
daha saygın, eğitimli beyler
dahi kadını belli klişeler
içinde görmeye devam etse de
eskiye nazaran pek olumlu
değişiklik var. Mustafa Kemal’in
devrimlerini hala
sindirememişiz, hala kadını,
örtmeye, kapatmaya çalışıyoruz.
Hala kadını eve yakıştırıyoruz;
ama en azından topluma boyun
eğmeyen bağımsız kadınlar ve bu
kadınların, destekçileri
erkeklerin sayısı artıyor git
gide. Ama yine de durup beklemek
olmaz, eğitilmemiz lazım. Doğru
ve gerekli bir şekilde eğitim
vermek lazım topluma. Kadını bir
seks objesi ve bie ev hizmetçisi
olarak gören anlayışa son vermek
lazım. Sosyal hayatı
iyileştirmek, okumak, okutmak,
yaşamak, yaşatmak lazım.
Bir
toplumun değerlerini,
kurallarını, yasaklarını bir
anda değiştirmek mümkün değil-
hele de bireysel çabayla hiç
mümkün değil- . Ancak bir
kamuoyu bilinci
oluşturulabilirse değişir aksak
ve eksik yönler. Bu bilinç basın
ve yayın organları ile
kazandırılabilir. Yazılı ve
görsel yayınlarla cinsel
şiddetin kötülüğü, kadına,
aileye ve topluma zararları
anlatılmalı. Şiddetsiz,
istismarsız ortak bir yaşamın
güzellikleri gösterilmeli.
Devlet bu konunun üzerine
düşmeli, yasalardaki cezai
yaptırımlar uygulanarak suçtan
caydırılmalı insanlar.
Ve biz
kadınlar farkına varmalıyız olan
bitenin, yaşanılan
haksızlıkların. Çünkü, farkında
olmak, katlanmayı değil, hakkını
aramayı gerektirir. Hakkını
arayan güçlü kadınlar tüm
toplumun yaşayışını değiştirir.
Ekim 2009
Sülbiye ŞENSES
Ankara Üniversitesi
Veteriner Fakültesi
06100164 4/B