AB Sürecinde Hayvancılık
Sektörü
Türkiye hayvancılığının ıslahı ve geliştirilmesi
yönünde Cumhuriyetin kuruluşu ile başlayan önemli çalışmalar
yürütülmüştür. Yetiştirme ve araştırma kurumlarında bir taraftan
yerli ırkların ıslah çalışmaları yürütülürken diğer taraftan
melezleme çalışmalarına başlanılmıştır. Bu anlamda halk elindeki
yerli hayvanlar tabi ve suni tohumlama uygulamaları ile zor
şartlara rağmen ıslah yönünde önemli mesafeler alınmış, diğer
yandan Karacabey esmeri, Anadolu esmeri, Karacabey merinosu gibi genotipler geliştirilmiştir.
Bir döneme gelindiğinde ise geliştirilen genotipler yok
edilirken, Türkiye dünyanın en büyük damızlık ithalatçısı ülkesi
haline gelmiş, damızlık ithali dünya piyasalarını etkiler
olmuştur. Yürütülen politikalarla bir taraftan ithal damızlıklar
teşvik edilirken diğer taraftan süt fiyatlarındaki düşüşler
nedeniyle bu damızlıklar kesime sevk edilmiştir.
Makro politikalarda 1980 kararları ile ortaya konulan değişim,
tarım ve hayvancılığı arka plana atarken, sanki planlı şekilde
yürütülen hayvansal ürünlerde fiyat istikrarsızlığı hayvan
varlığının kısa sürede azalması sonucunu getirmiştir.
Hayvancılığa önemli güvence sağlayan SEK ve Yem Sanayinin
tasfiye edilmesi, EBK ‘nun çalışamaz hale getirilmesi ile
sektöre hizmet verecek bakanlığın çalışamaz hale getirilmesi, bu
yöndeki olumsuzluklara önemli katkı sağlamıştır. Bir taraftan
damızlık ithalatı teşviki, diğer taraftan damızlıkların kesime
sevki derken 1990 yılına gelindiğinde Türkiye hayvansal gıdada
net ithalatçı konuma gelmiştir.
Bu süreçte sığır yetiştiriciliğinin temel ekonomik dayanağı olan
süt fiyatlarında yaşanan istikrarsızlığın tanımlaması açısından
süt fiyatı/yem fiyatı arasındaki parametre aynı yıl içerisinde
dahi yaşanmak kaydıyla aylar itibarıyla 0.98 ile 2,5 arasında
değişiklik göstermiştir. Bu şekildeki bir istikrarsızlığa hiçbir
sektörün dayanabilmesi mümkün değildir. Hayvancılık sektörü de
buna fazla direnç gösterememiş, yıllardır olumsuzluğundan
bahsedilen ekonomik işletme yapısına sahip olmayan küçük
işletmeler bu süreçte hayvan varlığımızın sigortası görevini
görmüştür.
Son yıllarda damızlık birlikleri ve diğer yetiştirici
örgütlerinin desteklenmesi ile belirli mesafeler alınmış olsa da
40 yıldır kalkınma planlarında yer alan yetiştiricinin üretimden
pazara kadar örgütlenmesi sağlanabilmiş değildir.
1980 sonrası Tarım ve Köyişleri Bakanlığının yeniden
yapılanmasıyla bugün de devam eden fonksiyoner örgütlenme tarzı,
gerek merkezde gerekse taşra birimlerinde hayvancılıkla ilgili
mesleki sorumluluğu olanları yetkisiz hale getirmiş, neticede
veteriner hizmetleri bir bütün olarak etkisiz hale
getirilmiştir. Bunun sonucu hayvan ıslah çalışmaları rafa
kalkmış, ülkemiz sığır vebası gibi önemli bir hastalıkla karşı
karşıya kalmış, şap, şarbon, tuberküloz, bruselloz gibi hayvan
ve insan sağlığını ciddi düzeyde tehdit eden ve büyük ekonomik
kayıplara neden olan hastalıklar kanıksanır hale gelmiştir.
Bu süreç içerisinde büyük ve küçükbaş hayvan varlığı % 40
dolayında azalma gösterirken Türk insanının 25 yıl öncesine göre
daha az tükettiği etin yarısı dışarıdan karşılanır olmuştur. Süt
üretiminde belirli oranda artış sağlanırken süt sanayinin %70 ‘i
uluslararası tekelin eline geçmiş ve oligopol bir piyasa
oluşmuştur.
Halen devam eden süreç içerisinde fiyat istikrarı ve pazar
güvencesini oluşturacak bir yapı oluşturulamamış ve politika
geliştirilememiştir. Üretilen sütün ise ancak dörtte biri kayıt
altına alınabilmiş, üretici eline geçen süt fiyatı ile
tüketicinin cebinden çıkan süt fiyatı arasındaki fark üç kat
gibi büyük bir çarpıklık göstermektedir. Bu nedenle gıda
güvenliği açısından önemli risk taşıyan sokak sütü en büyük
pazar olarak devam ederken bir anlamda yetiştiricinin ve
tüketicinin oligopol piyasaya karşı sanki tek güvencesi rolünü
sürdürmektedir.
Bu yapı üzerine son yıllarda büyük hayvancılık işletmelerinin
kurulmaya başlanılması, küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin
daha organize ve örgütlü hale gelmesi, yem bitkilerine sağlanan
teşvikler ve kaba yemlerde sağlanan iyileştirmeler önemli
gelişmeler olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer yandan son üç
yıldır bitkisel ürünlerdeki fiyatların aşağı çekilmesi ile yem
bitkileri ekilişinden sağlanan gelirlerin ve buna dayalı yapılan
hayvancılık faaliyetinin kıyasla daha ekonomik hale gelmesi
sektörü kısmen cazip hale getirmeye başlamıştır. Buna devlet
teşvik ve kredileriyle oluşturulan damızlık talebinin de artması
cazibeyi arttırmaktadır. Ancak bu yapının sektörün karlılığından
ziyade çaresizliğin bir sonucu olarak gelişmesi, sağlıklı bir
zemin olmadığını ifade etmeyi engellememektedir.
AB sürecinde hayvancılığın durumunun değerlendirmesini yaparken
ise sadece gümrük birliği, AB ortak tarım politikası yönüyle
değil, yürütülen DTÖ anlaşmaları ve ticaretin önündeki
engellerin kaldırılmasına ilişkin gelişmeleri de dikkate almak
ve birlikte değerlendirmek gerekmektedir. Şimdiye kadar
uygulanan yüksek gümrük oranları dikkate alındığı takdirde bu
süreçte hayvancılığın rekabet şansının zorluğunu ifade etmek
mümkündür. Buna karşılık sektörde, hayvan ve hayvansal ürünlerin
yeterince kaçak olarak ülkeye sokulduğu bilindiğinde, fiyat
mekanizmasını etkileyen en önemli faktörün bu kaçak girişler
olduğu dikkate alındığında ise durumun o kadarda vahim
olmayacağı değerlendirilebilir.
Bu noktada büyükbaş hayvancılığın yapısına bağlı olarak rekabet
gücünde farklı yansımalar ortaya çıkacaktır. Doğal ve maliyetsiz
olarak kaba yem üreten AB ülkeleri ve birçok üçüncü ülkeye
karşılık defalarca sulama yapılarak yetiştirilen yonca
yedirilmek suretiyle maliyetleri dengeli tutmak kolay
olmayacaktır. Diğer taraftan kaliteli kaba yem yetersizliği
nedeniyle kesif yem ağırlıklı bir yetiştirme rekabetin önemli
faktörü olacaktır. Bu yaklaşımla büyük işletmelerin rekabet
sansı daha iyi görünürken orta büyüklükteki işletmeler sıkıntıyı
daha fazla yaşayacaktır. Diğer yandan sektörün gelişmesinde en
önemli yapısal engellerden birisi olarak görülen ekonomik
işletme yapısına sahip olmayan küçük aile işletmeleri diğer bir
ifade ile işletme özelliğine sahip olmayan hayvan varlığının
rekabet gücü daha yüksek olacaktır. Ancak gıda güvenliği ve
pazara yönelik sağlık önlemleri ise bu işletmelerin en büyük
sorunu olacaktır.
Diğer taraftan farklı ekolojilere uygun tür, ırk ve işletme
yapılarının bu süreçte geliştirilebilmesi ve havzaların
özelliğine göre yetiştirmenin şekillendirilebilmesi, AB ve DTÖ
sürecinde rekabet edebilirliğimizi en fazla etkileyen konu
olarak karşımızda olacaktır. Bunun anlamı, çok sayıda ve farklı
ekolojilere sahip havzaların coğrafya, iklim, alt yapı ve kültür
düzeylerine paralel yetiştirme tür ve şekillerinin
geliştirilmesi ve bu havzalara uygulanması, teşvik edilmesi
gerekmektedir. Kars yaylalarında siyah alaca süt sığırı
yetiştirmeye çalışılırsa, orta Anadolu’da kombine verim yerine
salt süt verimine yönelik çalışmalar yapılırsa, Bingöl
dağlarında, Sivas yaylalarında Karaman koyunu yerine başka
arayışlara girerseniz, güneydoğuda İvesi koyunu ve Güney
Anadolu Kırmızısını, Kilis Keçisini görmezseniz, bunlara sahip
çıkmazsanız rekabet gücünü peşinen yok edersiniz. Her bölgenin
kendi içerisindeki havzaların ise çok daha farklı detaylar ile
dikkate alınması gereği ise çok daha önem kazanmaktadır.
Üretim ve verimlere ilişkin rakamları değerlendirirken genel
değerlendirmeden ziyade havzalara, havzaların ekolojik
özelliklerine ve bu havzalardaki yetiştirilen ırklara göre
değerlendirme yapmak gerekir. Örneğin süt verimini
kıyasladığınız zaman ülke ortalaması AB karşısında çok komik
gelebilir. Kültür ırkı hayvanların verim sağlaması bir yana
yaşama şansı olmayan ortamlarda, sadece saman ile beslenerek üç
kilo süt veren yerli kara ırkı sığırın verimini Trakya veya
Marmara’daki siyah alaca sığırlar veya AB ile kıyaslamak doğru
değildir. Trakya, Marmara ve Ege Bölgesindeki siyah alacaların
verimleri ile AB ortalamalarını kıyasladığınız zaman aradaki
farkın o kadar da büyük olmadığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bir
başka yönüyle çay, balık ve fındığa rağmen hayvancılığın birinci
gelir kaynağı olduğı Doğu Karadeniz Bölgesinde mevcut yapıyı
gözardı edip büyük işletme kurmaya kalkışmanın akıllıca bir iş
olmadığını bölgeyi tanıyan herkes bilecektir. Bu süreçte
ortalamayı yükseltmek için yerli gen kaynaklarından vazgeçmek
yerine yetiştiği ekolojilerde alternatifi zor olması nedeniyle
bu ırkların optimal verimlerini artırmanın yolunu aramak
zorundayız. Gelişen dünyada organik ürünlerin ve geleneksel
üretimlerin her geçen gün öne çıktığını dikkate aldığımızda ise
yerli gen kaynaklarının muhafaza ve geliştirilmesinin ne kadar
önemli olacağını anlamak zor olmayacaktır.
Bunun paralelinde zaten hayvansal ürünlerdeki geleneksel
kültürün hijyen ve modern teknoloji ile birleştirilmek suretiyle
markalaştırılması, rekabet gücümüzün temelini teşkil edecek,
diğer bir ifade ile en önemli savunma mekanizmalarımız
olacaktır.
Hayvancılığın geliştirilmesinde en önemli unsurlardan birisi de
yetiştirici örgütlenmesidir. Planlı dönemde dahi bir türlü
sağlanamayan bu yapı kısa sürede gelişimini tamamlamak
zorundadır. Yapı gelişirken her geçen gün çok başlı ve
birbirleriyle rekabet eden örgüt yapıları oluşturulmakta bu ise
gelişmeleri olumsuz etkilemektedir.
Sektörün hayatiyetini sürdürebilmesinde en önemli etken fiyat
istikrarı ve pazar güvencesidir. Bunu sağlayacak alt yapı ve
politika geliştirilmesi en önemli konudur. Buna rağmen tarımsal
desteklemeleri esas alan ve yeni yürürlüğe giren Tarım Yasası
dahi bu yönde bir hükmü içermemektedir.
Hayvansal üretimler insanların sağlıklı gelişmesinde ve
hayatlarını sürdürmesinde en önemli gıdaları oluşturmaktadır. Bu
nedenle ancak sağlıklı oldukları takdirde insanlar tarafından
tüketilebilir. Aksi takdirde çok yüksek biyolojik yararlılıkları
yanında insanların sağlığını tehlikeye sokabilmektedirler. AB
müktesebatının % 25 veteriner mevzuatında oluşmaktadır. Bu kadar
öne çıkmasının nedeni ise hem insanların gıda güvenliğinin
temini hem de serbest ticaretin gelişmesinde en önemli engelin
hayvan hastalıkları olmasıdır. Bu nedenle önümüzdeki süreçte
gerek uluslararası ticaretin gerekse üretimlerin en önemli
konusu sanitasyon yani hayvan sağlığı engelleri olacaktır.
Türkiye, sürekli doğu ve güneydoğuda kaçak hayvan girişleri ile
birlikte gelen hastalıklarla karşı karşıyadır. Tarım
Bakanlığının çeyrek asırdır devam eden çarpık yapılanması ile
veteriner hizmetleri yürütülemez haldedir. Bakanlık taşra
birimlerinde asgari olması gerekenin yarısından daha az
veteriner hekim çalışmaktadır. Ülkede yirmi yılı aşkın zamandır
veteriner hekimlikte uzmanlık eğitimi verilmemektedir. Olması
gerekenin %1 kadar hayvan hastalıklarıyla mücadeleye bütçe
ayrılmaktadır.Bu yapı ve yaklaşımla hayvan hastalıklarıyla
mücadele imkanının olduğunu söylemek için saf olmak yeterli
değildir. Hükümetin son memur maaşlarındaki düzenlemeyle
getirdiği şekliyle beş yıllık ağır bir eğitim gören veteriner
hekimlere, dört yıllık eğitim gören teknik kadroların % 20 daha
düşük ücretle karşı karşıya bırakması, hayvan hastalıklarıyla
mücadele gibi bir düşüncenin ve niyetin olmadığının en önemli
göstergesi sayılabilir. Halbuki günümüzde 20. 000 insan resmi
kayıtlara göre brusella tedavisi görüyor, 25 den fazla insanımız
Kene ısırması olarak bilinen Kırım Kongo Kanamalı Ateşi
hastalığından hayatını kaybediyor. Şap hastalığından dolayı
uğranılan kayıp, tüm hayvan hastalıkları ile mücadele için
ayrılan bütçeden kat kat fazladır.
Netice olarak Türkiye üye olsun olmasın AB Ortak Tarım
Politikaları ve DTÖ kararları karşısında hayvancılık
politikasını değerlendirmek zorundadır. Netice almak, ileriye
dönük rekabet edebilir bir yapıyı oluşturmak için önce niyet
etmek gerekir. Ekolojilere uygun yetiştirme modellerinin
geliştirilmesi, yetiştirici örgütlenmesinin güçlendirilmesi,
fiyat istikrarı ve pazar güvencesinin temini, geleneksel
üretimlerin modern teknolojilerle birleştirilerek marka halinde
pazara sunulması ve her şeyden önce hayvan sağlığının korunması
şartları yerine getirilebildiği takdirde, AB ve Dünya ile
rekabet şansı zor olmayacaktır. 30Mayıs2006
Dr. Mustafa ALTUNTAŞ
Not: AgroVizyon Dergiinde yayınlanmıştır.