Dünyanın Durumu
2008
Çevre ve sürdürülebilir
ekonomi için yenilikler
Worldwatch Enstitüsü’nün yıllık olarak yayınladığı
“Dünyanın Durumu” rapor dizisinin en önemli özelliği giriş bölümünde
bir önceki dönemdeki gelişmeleri özetlemesi. 2007’nin bu alandaki en
önemli gelişmelerinin başında hiç kuşkusuz Hükümetler arası İklim
Değişikliği Paneli’nin (http://www.ipcc.ch/)
atmosferdeki sera gazlarının artışının arkasındaki en büyük etmenin
insanlar tarafından gerçekleştirilen faaliyetler olduğunu tespit
etmesiydi. Hatırlanacağı üzere Panel dörtlü çalışmasını tamamlayarak
sentez raporunu Kasım ayında yayınlamış ve çalışmalarından ötürü
Aralık ayında Nobel Barış Ödülü ile taltif edilmişti.
“Dünyanın Durumu 2008” raporu, geçtiğimiz dönemde
çeşitli alanlardaki diğer gelişmeleri de aşağıdaki gibi özetliyor:
- Antarktika üzerindeki ozon deliği rekor düzeyde
büyüyerek 28 milyon kilometrekareye ulaştı.
- Küresel ısınma nedeniyle bazı kuş türlerinde
popülasyon kaybı %90’a ulaştı ve yakında birçok türün yok olacağı
tahmin ediliyor. Büyük deniz memelileri arasında geçtiğimiz 50
yılın ilk tür kaybının gerçekleştiği ve Yangtze nehir yunusu
türünün yok olduğu bildirildi.
- Denizlerdeki düşük oksijenli ölü alanların sayısı
son iki yılda 149’dan 200’e çıktı. Avlanabilir deniz ürünlerindeki
yok olma bu hızda devam ederse 2050 yılında bu kaynağın %90’ını
kaybetmiş olacağız.
- Dünyanın ikinci büyük tropikal orman bölgesi Kongo
Nehri havzasındaki ormanların tahrip düzeyinde artış görülüyor.
Tahribat bu düzeyde devam ederse bu ormanların üçte ikisi 50 yıl
içinde yok olacak. Endonezya yağmur ormanlarının tahmin edilenden
%30 daha hızlı yok olduğu belirlendi.
- Buzullardaki erime artıyor ve kuzey kutbunda buz
kalınlığı 2001’den bu yana yarı yarıya azaldı. İklim
değişikliklerinin küresel gayrisafi hasılanın %5 ila %20’sine
karşılık gelen miktarda zarara yol açacağı tahmin ediliyor.
- Küresel karbondioksit salımındaki artış 1990’a göre
iki katına ulaştı ve ivmelenmeye devam ediyor.
- Hava kirliliği her yıl 2 milyondan fazla erken
doğuma neden oluyor. Bu rakamın yarısından fazlası gelişmekte olan
ülkelerde görülüyor. Nitrat içeren böcek ilacı ve gübre
kullanımındaki artış ABD’deki erken doğumların en önemli nedenleri
arasında gösteriliyor.
- Doğal afetlerin sayısında büyük artış gözleniyor.
150 milyon kişiyi etkileyen doğal afetlerin yol açtığı zararın
yıllık (2005) 160 milyar dolar düzeyine ulaştığı rapor edildi.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen iklim değişikliğine
karşı küresel duyarlılığın arttığını ve eylem dönemine girildiğini
gösteren olumlu gelişmeler de var.
- Brezilya 15 Milyon Hektar Amazon ormanını koruma
altına alarak ormancılığa ve tarıma kapattı. Amazon ormanlarının
tahrip düzeyinde bir önceki yıla göre yarı yarıya azalma görüldü.
- Rüzgar enerjisi kullanımı hızla artmakta. Kurulu
toplam kapasite 75000 megawatt düzeyine ulaştı ve yenilenebilir
enerji kaynaklarına yapılan toplam yatırım 100 milyar dolar
düzeyini aştı.
- Araştırmalar organik tarımın -iddiaların aksine-
geleneksel tarıma oranla 3 kat daha fazla verimli olabileceğini
gösteriyor.
- ABD’nin önde gelen şirketleri ve sivil toplum
kuruluşları sera gazı salımına karşı daha sıkı kanuni önlemler
belirlenmesi için çağrıda bulundular. Başkan Bush araçlarda sera
gazı salımının azaltılması konusunda düzenlemeler yapılması için
talimat verdi.
- AB ülkeleri 2020 yılına kadar sera gazı salımlarını
1990 yılı düzeyine göre %20 oranında azaltmak için karar aldılar.
- 20 ülke okyanusların dörtte birini oluşturan güney
Pasifik deniz tabanının korunması konusunda anlaştılar.
- Zorunlu hedef değerler belirlenmese de G-8 ülkeleri
sera gazı salımlarında 2050’ye kadar “büyük” oranda azalma
sağlanması konusunda anlaştılar.
- 153 büyük firmanın CEO’su iklim değişikliği
konusunda daha etkin eylemler gerçekleştirilmesi konusunda
anlaştılar ve 2012 sonrası Kyoto Protokolu dönemi için tedbirler
geliştirilmesi için hükümetlere çağrıda bulundular.
Ancak bu olumlu gelişmelerin ve geleneksel
önlemlerin iklim değişikliğinin insanoğlu üzerindeki etkilerini
ortadan kaldırmak için yeterli olacağını söylemek mümkün değil.
Geçtiğimiz yüzyıl içinde küresel üretim yaklaşık 18 kat artarak 66
milyar dolar düzeyine ulaştı. Ortalama yaşam beklentisi ise gelişmiş
ülkelerde %50’den fazla arttı. Ancak gerek yukarıda değindiğimiz
çevresel değişimler ve bunların sonuçları, gerekse 2,5 milyar insanın
günlük 2 dolar ve altı gelirle yaşamaya mahkum olduğu gerçeği
geleneksel üretim ve ekonomi anlayışının sonuna gelindiği gösteriyor.
Geleneksel ekonomi anlayışı doğal kaynakların
sınırsız ve insanoğlunun fiziksel dünyaya mutlak hakim olabileceği
esasına dayanıyordu. 20. yüzyılda insanoğlu, “doğanın atık soğurma
yeteneği” ya da “ekinlerde doğal dölleme” veya “iklim regülasyonu”
gibi doğanın ekonomiye verdiği “doğrudan hizmetlerin” farkında
değildi. Ekonomik aktiviteler ile doğa olayları ilişkisiz farz
ediliyordu. Ama bunun böyle olmadığı artık anlaşıldı. Görülüyor ki,
insanoğlunun gezegenimiz üzerindeki “ekonomik ayak izi”, dünyanın
kaldırabileceğinin ötesine geçmiş durumda. Geleneksel ekonominin
sürdürülmesi için ormanlara, yer altı sularına, atmosfere ve diğer
doğal kaynaklara aşırı yüklenilmesi ise durumu daha da kötüleştiriyor.
İşte bu nedenle ekonomi anlayışında temel değişimlere ve yeniliklere
ihtiyaç var.
Sanayileşme çağında fabrikalar, makinalar ve finans
zenginlik için sermaye yaratma sürecinde toprağın yerini almıştı.
Günümüzde yok olan tarım, hayvancılık ve av alanları ise artık “doğal
sermaye”yi de hesaba katmamız gerektiğini gösteriyor. Geleneksel
anlayışta “büyüme” ekonominin temel amacıydı. Ama artık büyümenin
(daha fazla) her zaman gelişme (daha iyi) olmadığı anlaşıldı.
Geleneksel ekonomi anlayışı, pazarların düzenleyici ekonomik araç
olarak devlet harcamalarından ve politikalarından daha üstün olduğunu
varsayıyor. Uzmanlar pazar ekonomisi, kaynakların farklı ürünler ve
üretim yöntemleri üzerinde verimli dağıtımını sağlasa da “verim”in,
tanımı gereği eşitsizlik demek olduğunun unutulmaması gerektiğini
ifade ediyorlar. Ayrıca pazar ekonomilerinin toplumun ortak çıkarı
için ne yaptığı yeşil alan ya da toplu taşımacılık gibi konular
üzerinden tartışılıyor. Kaynakların en yüksek getiriyi sağlayan alanda
kullanılması yaklaşımı zenginin daha fazla tüketime, fakiri ise ne
bulursa onunla yetinmeye zorluyor. Bu nedenle %40’ı büyük bir
yoksulluk içinde kıvranan dünyada barışın ve ekonomik işbirliğinin
sürdürülebilmesi için yeni yaklaşımların gerekliliği tartışılıyor. Ve
son olarak insan ilk ekonomistlerin “ekonomik adam” tezinden
uzaklaşıyor, Adam Smith’in bireysel çıkar için yapılan hareketlerin
kollektif çıktıyı artıracağı yaklaşımı geçerliliğini kaybediyor. Bunun
nedeni insanoğlunun evriminde çok önemli bir rol oynayan “iletişimin”
geldiği nokta. İnsan bireysel çıkar kadar bir topluluğa ait olma
motivasyonu ile hareket eden bir varlık ve teknolojik gelişme ile
birlikte hızla artan toplumlararası iletişim, insanı bir ekonomik
aktör olarak yeniden değerlendirmeyi zorunlu kılıyor.
Geçtiğimiz yüzyıl içinde geleneksel ekonomik anlayış onlarca ülkenin
büyük ölçüde zenginleşmesini sağladı. Bu zenginleşme karşılıksız
olmadı. Çevresel ve sosyal etkiler de dikkate alındığında bilanço
dengesizleşti, borç yükü arttı, ekonomik kararsızlık riski büyüdü. Bu
bağlamda, iklim değişikliği, ekosistemdeki bozulma ve gelir
dağılımındaki eşitsizlik en önemli üç problem olarak karşımıza çıkmış
durumda.
Bağımsız bir çalışma, sera gazının etkilerinden
korunmak için gayrisafi üretimin %1’ini diğer bir ifadeyle yılda
yaklaşık 650 milyar dolar harcanması gerektiğini ortaya koyuyor. Bu
miktar göz korkutsa da hiçbir şey yapmamanın maliyetinin gayrisafi
üretimin %5’i ila %20’si arasında olacağı tahmin ediliyor.
Son elli yılda ekosistem bozulması hızla arttı.
Türlerin yok olma hızının, doğal sürece oranla 50 ila 500 kat arttığı
ifade ediliyor. 2001 yılındaki bir çalışmada 39 ülkenin doğal
zenginliklerini %5, 10 ülkenin ise %25 ila %60 oranında kaybettikleri
görüldü. Bu iyimser bir veriydi; çünkü avlanma alanlarındaki yok
olmayı, atmosferik kirlenmeyi, tatlı su kaynaklarındaki azalmayı ve
ticari olmayan orman bölgelerindeki kayıpları dikkate almamıştı.
Ekosistemler tarafından sağlanan doğal hizmetlerin dünyadaki toplam
ekonomik çıktıya eşit bir değere sahip olduğu 10 yıl önceki bir
çalışmada ifade edilmişti. Buna rağmen kayıpların önüne geçilmesi için
çok fazla çalışma yapılmadığı gözleniyor. Bunun iki temel nedeni var.
Birincisi ekosistemler tarafından sağlanan doğal hizmetlerin ekonomiye
sağladığı doğrudan ya da dolaylı faydaları somut olarak
sayısallaştıracak bir ölçme ve hesaplama sisteminin olmayışı. İkincisi
ise oluşan maliyetin, kayba neden olan birey ve şirketlerden çok
toplumun bütününe yüklenmesi. Başka bir ifadeyle ekosistemlerdeki yok
oluşun önüne geçilmesiyle sağlanacak faydadan yararlanacak kesimin bu
bireyler ve şirketler değil, toplum olması.
Geçtiğimiz yüzyıldaki ekonomik faaliyetlerin
yarattığı zenginliğin -teorik olarak- aşırı yoksulluk problemini
ortadan kaldırmış olması gerekiyordu. Genel ve ortalama rakamlarla
bakıldığında yüzyıl içinde küresel ekonomik çıktı 18 kat, bireysel
gelir ise kişi başına 5 kat artmıştı. Ancak günümüzde dünya nüfusunun
%40’ı günlük 2 doların altında kişi başı gelire sahip; sekiz kişiden
biri kronik açlık çekiyor. Birleşmiş Milletler tarafından 2006 yılında
yapılan bir araştırmaya göre dünyanın en zengin 500 kişisinin toplam
geliri dünyanın en fakir 416 milyon (açık rakamla 416.000.000)
kişisinin toplam gelirine eşit. Aslında zenginliğin daha gerçekçi
ölçümü sahip olunan net varlıklar. Yapılan bir çalışmaya göre dünyada
erişkinlerin %2’si dünyadaki toplam hane halkı varlıklarının (menkul
ve gayrimenkul yatırımlarından borçlar düşüldükten sonra kalan kısım)
%50’sine sahipler. En fakir %50’nin kontrolundaki kısım ise yalnızca
toplamın %1’i. Dünya Bankası’na göre eşitsizlik gelişme ihtimalini
ortadan kaldırıyor. Çünkü geleneksel sistemde kaynaklar (örneğin kredi
kaynakları) ekonomik açıdan daha üretken olabilecek olana değil, daha
zengin ve ekonomik sisteme daha yakın olana doğru yönleniyor. Bireysel
bazda bu durumun yarattığı fark çok önemli görülmese de küresel
ölçekte, toplam farka bakıldığında ciddi bir kaybın oluştuğu
gözleniyor.
Ne yapılabilir?
Uzmanlar 7 alanda ekonomide kavramsal reform
öneriyorlar:
1) Ekonomik ölçeğin ayarlanması:
Ekonomik ölçek onun fiziksel boyutu
ile ilgilidir. Fiziksel boyutu ise ekonomiye ev sahipliği yapan
ekosistem ile orantılı olmak zorundadır. Diğer bir deyişle
ekonominin boyutu ev sahibinin kaldırabileceğinden büyük olamaz.
Küresel ekonomi, hammade ve enerji kaynakları ile su, hava
temizleme, toprak doğurganlığı, atık soğurma gibi hizmetleri
nedeniyle doğaya bağımlıdır. Ekonominin belirli bir boyuta
ulaştıktan sonra daha fazla büyümesi hem kendine hem de onu
çevreleyen sisteme zarar verir. Bu nedenle “ekonomik büyümenin
önünde bir sınır olmalıdır”. Nitekim son zamanlarda hammadde
kullanımında ve atık üretiminde “sıfır” düzeyinin hedeflenmesi
firmaların temel yaklaşımı olmaya başladı: Örneğin karlılık için
atık yok etme maliyetinden kurtulma, yani atık üretmeyen süreçlere
yönelme ciddi bir üretim stratejisi olarak benimseniyor.
2) Büyüme yerine gelişme:
Uzun yıllar “ne için ekonomi?” sorusunun cevabı “daha fazla mal ve
hizmet üretmek için” olmuştur. Bunun çürük bir sav olduğu ortaya
çıktı. Büyüme yerine ve insanın refahını ön plana çıkaran “gelişme”
kavramına bir süredir daha fazla önem veriliyor. Fakirler için refah
düzeyinin iyileşmesi -büyümeyi içersin ya da içermesin- günümüzde çok
önemli bir küresel mesele haline gelmiş durumda. Yalnız fakirler için
değil; çalışmalar gelişmiş ülkelerde zenginliğin her zaman mutluluk
demek olmadığını ortaya koyuyor. Toplumsal fayda açısından
bakıldığında, halkı daha fazla mutlu etmeyen bir ekonomik büyümenin
kendi kendine zarar verip vermeyeceği tartışılıyor. Bu nedenle zengin
toplumlarda sağlıklı beslenme, sağlıklı yaşam için egzersiz, daha az
çalışma saatleri gibi toplumsal kampanyaların başlatıldığı görülüyor.
Bu kampanyalar şirketler tarafından çalışanlarına doğru
yaygınlaştırılıyor. Refahın gayrisafi yurtiçi hasıla ile kabaca
ifadesi yerine, ülkenin çevre ve kültürel zenginlikleri korunarak
fakirliğin azaltılması ya da eğitim düzeyinin artırılması hedefleri
ile ifadesi tercih ediliyor. Himalayalar’da küçük bir krallık olan ve
Geçtiğimiz günlerde kralın kendi tavsiyesi ile demokrasiye geçme
yönünde halkoylaması yapan Butan’da “gayrisafi yurtiçi hasıla” yerine
kullanılmaya başlanan yeni ölçüt her şeyi çok güzel ifade ediyor:
“gayrisafi yurtiçi mutluluk”.
3) Fiyatların ekolojik gerçeği
yansıtması: Reformcu ekonomistler
gelenekçi meslektaşlarından “fiyatları doğru belirle” ilkesini ödünç
aldılar ve bunu sürdürülebilir ekonomileri yaratma çabalarına
uyguladılar. Özü şu: Çevresel maliyetler fiyatlandırılmalı. Örneğin
benzin ve elektriğin fiyatı, üretimde ortaya çıkan sera gazlarının
neden olduğu çevre kirliliği maliyetlerini içermiyor. Ancak bu
maliyetler yok olmuyor, insanoğluna -örneğin-küresel ısınma kaynaklı
tahıl rekoltesi azalması olarak geri dönüyor. İnsanoğlu hem her yere
kendi arabasıyla gitmeyi ve benzinin ucuz olmasını istiyor, hem de
artan gıda fiyatlarından şikayet ediyor. Bu sürdürülebilir bir durum
değil. Bunun farkında olan gelişmiş ülkeler geleneksel yaklaşımları
bir kenara bırakıp ilginç yöntemleri hayata geçirmeye başladılar.
Örneğin enerji vergilerini artırıp, iş gücü kullanımı ile ilgili
vergileri azaltmak; enerji santrallarına nitrojen oksit salım
oranları kadar ek ödeme yükümlülüğü getirmek; şehir içlerinde özel
araç kullanımından toplum taşıma araçlarının kullanımına geçişi
teşvik edecek “yeşil vergiler” getirmek bunlardan bazıları.
4) Doğanın katkısının hesaba katılması:
Doğanın hammadde kaynağı olarak küresel ekonomiye katkısı trilyonlarca
dolar. Üretimde bu bir maliyet unsuru olarak dikkate alınırken,
doğanın sağladığı birçok hizmet hesaba katılmıyor. Hava ve su arıtma,
kuraklığın ve sel baskınlarının engellenmesi, toprak üretimi ve toprak
üretkenliğinin yenilenmesi, atık soğurma, tozlaşma ile dölleme,
tohumlama, beslenme zinciri ve hareketi, haşere kontrolu,
biyoçeşitliliğin idamesi, erozyon koruma, güneşten gelen zararlı mor
ötesi ışınlara karşı koruma, kısmi iklim dengeleme ve aşırı hava
değişimlerinin engellenmesi gibi, doğa tarafından “ücretsiz” sunulan
hizmetlerin, daha doğrusu bu hizmetleri alamayacak duruma gelmemizin
bir maliyeti olduğunu artık bilmemiz gerekiyor. Bir çalışmaya göre
ABD’de arıların tozlanma yoluyla bitki döllenmesine yaptıkları
katkının ekonomik değeri yaklaşık 19 milyar dolar. Dünyada haşere ile
mücadeleye 30-40 milyar dolar harcanıyor ve türler arası düşmanlık
nedeni ile gerçekleşen doğal yok etme olmasa bu rakamın çok artacağı
biliniyor. Bazı ülkelerde yenilikçi uygulamalar bu bilincin ne kadar
arttığının bir göstergesi. Örneğin Kosta Rika’da biyoçeşitliliği
koruyan çitçilere bir ödeme yapılıyor. Bu ödemenin kaynağı benzinden
alınan vergi ve sanayiye satılan çevre kredisi. Meksika’da su
kullanıcılarından toplanan paralar, akarsu kaynaklarına yakın
bölgelerdeki su havzalarının, dolayısıyla su kalitesinin korunması
için harcanıyor. Avusturalya’da toprak sahipleri biyo-çeşitliliğin
korunması ve diğer çevresel faydalar için hükümetin yapacağı ödemeler
için rekabet ederek teklif verebiliyorlar.
5) Önceden tedbir alma ilkesi:
Bu ilke, “eğer bazı aktiviteler sonucunda insan sağlığına ve çevreye
geri dönülmez etkilerin oluşacağı tahmin ediliyorsa, bunlara ilişkin
sebep-sonuç ilişkisi bilimsel olarak ortaya konmadan da tedbir
alınabilir” diyor. Geleneksel risk analisti “ne kadar zarara izin
var?” diye sorar. Önceden tedbir yaklaşımını benimseyen analist ise
“en az zarar için ne yapılmalı?” der. Bu ilke, günümüz ekonomisini
çok karmaşık, küresel olarak entegre olmuş, çok büyük teknolojileri
hızla devre alabilecek, bu nedenle azaltılamayacak düzeyde
potansiyel olarak tehlikeli belirsizlik yaratacak bir gerçek olarak
algılar ve bu nedenle yenilikçiliği boğan bir yaklaşım olarak
eleştirilir. Buna karşılık yeni bir ürün ya da teknolojinin geri
dönülmez sonuçlara yol açacak potansiyel bir tehlike içerip
içermediği bazı ipuçlarından anlaşılabilir ve böyle bir potansiyel
görüldüğünde daha deri araştırma yapılabilir. Günümüzde bu yaklaşım
AB ve ABD’nin bazı eyaletlerinde resmi politika olarak
benimsenmiştir.
6) Ortak kaynakların ortaklaşa yönetimi:
Doğal kaynakların yönetim yaklaşımı zaman içinde evrim geçirmiş ve
özel mülkiyetin (özelleştirmenin) tek çalışan yöntem olduğu, bunun
olmadığı durumda hükümet kontrolunun gerekli olduğu görüşü baskın hale
gelmiştir. Ancak bu görüşün mutlak doğru olduğunu kabul etmek mümkün
değildir. Çünkü atmosferin paylaşımı örneğinden de anlaşılacağı üzere
bazı kaynakları özelleştirmek mümkün değildir. Ayrıca özelleştirmenin
yanlış yönetim ve yolsuzluk için tam çözüm olmadığı da -ABD Enron
örneğindeki görüldüğü gibi- açıktır. Hükümet kontrolunun ise çalışan
kimi örneklere rağmen özel yönetim ya da kullanıcı grubu tarafından
desteklenen yönetim uygulamalarına göre bir üstünlüğü görülmemektedir.
En büyük zorluk herkesin kullanımına açık olan ancak bir kısım
kullanıcı tarafından istismar edilen kaynakların yönetiminde ortaya
çıkmaktadır. En uç örnek olan atmosferden herkes yararlanmakta ancak
isteyen bu kaynağı sera gazları salımı ile kirletebilmektedir. Kamuya
açık kaynakların yönetimi için özelleştirme ve devlet kontrolu dışında
gözden kaçan diğer bir yöntem, bu kaynakların kullanım haklarını
kaynaktan fayda sağlayan ve kaynağın üye olmayanlar tarafından
kullanımını engelleyecek bir gruba bırakmaktır. İspanya, İsviçre,
Japonya ve Filipinlerde sulama işleri, orman ve otlak kullanımı gibi
alanlarda bu uygulamanın örnekleri mevcuttur. AB, atmosferin karbon
emilim kapasitesinin kullanılmasının bir bedeli -karbon salımının
azaltılmasını sağlayacak kadar büyük bir bedeli- olması gerektiğini
düşünmektedir. Ortak kaynakların ortaklaşa yönetimi yaklaşımının
atmosfer, okyanuslar ve büyük ormanların yönetiminde özelleştirme ve
hükümet kontroluna göre daha iyi bir alternatif olacağı iddia
edilmektedir. Bu iddiaya göre ortak kaynakların kullanımı karşılığında
ödenecek ücret kaynakların idamesi için kullanılacak, artan kısım ise
kaynağın sahiplerine (vatandaşlara) eşit olarak geri ödenecek, böylece
kaynağın korunması için bir çıkar döngüsü tesis edilmiş olacaktır.
7)
Kadına değer vermek:
Dünya genelinde fakir halkın büyük bir bölümünü
kadınların oluşturduğu, kadınların büyük bir bölümünün de fakir
olduğu görülüyor. Kadına karşı ayrımcılık sosyal yaşamın her
alanında görülüyor. Eşit işte kadına daha az ücret ödenmesi, toprak
sahipliğinde veya krediye erişim olanaklarında çok gerilerde olması
gibi örnekleri artırmak mümkün. Kadınlar gelişmekte olan ülkelerde
gıda üretiminin %60 ila %80’lik bir kısmını gerçekleştirirken
toprağın %15’inden daha az bir kısmını elinde tutuyor. Bunun
ötesinde kadının ev ve çocuk bakımı gibi konular hesaba katıldığında
ücretlendirmeyen emeğinin ekonomiye katkısı çok yüksek düzeyde.
Kanada hükümetinin bir çalışmasında bu katkının gayrisafi yurtiçi
hasılalarının %31 ila %41’i arasında olduğunu tahmin ediliyor.
Gelişmiş ülkelerde kadının ücretlendirilmeyen emeğinin politika
oluşturmada nasıl hesaba katılması gerektiği tartışılıyor.
Bazı analistler, sürdürülebilir ekonomilerin yolunu
açacak yeniliklerin, sanayi devriminden sonraki altıncı büyük yenilik
dalgası olacağını ifade ediyorlar. İlk buhar makinasının icadından,
beşinci biyoteknoloji ve enformasyon ağları dalgasına kadar tüm
yenilik akımları, doğal sermayenin insan yapımı sermayeye
dönüştürülmesi hızının artırılmasını sağladı. Altıncı dalga ise doğal
zenginliklerin verimli, akılcı ve eşit olarak kullanımını sağlayacak
yenilikleri içeriyor. Yeni dalga yalnız teknolojik yenilikten değil,
sosyal ve kurumsal yeniliklerden de yararlanacağından, bu süreçte
tüketicilere, resmi olmayan kuruluşlara, iş dünyasına ve hükümetlere
liderlik rolü düşüyor. Örneğin tüketiciler alım güçlerini kullanarak
çevreye daha az zarar veren ürünlerin geliştirilmesini zorluyor. Son
yıllarda çevre dostu beyaz eşya, düşük sera gazı salımlı otomobil ya
da organik gıda satışlarındaki artışlar bu duruma iyi birer örnek.
Tüketicilerin bu çabalarına iş dünyası karşılık
verebilir. Bu aynı zamanda karlılıklarında da artış anlamına gelecek.
Büyük küresel şirketlerde bazı politika değişiklikleri görülüyor.
Örneğin artık kendini bir petrol şirketi olarak değil enerji şirketi
olarak ifade eden BP, gelecek 10 yıl içinde alternatif enerji
çalışmalarına 8 milyar dolar yatırım yapmaya karar verdi. Bu miktar
BP’nin toplam sermaye yatırımları içinde yalnızca %5’lik bir bölüm
olsa da gelişme umut verici. Gelişmenin yavaş olacağı kabul ediliyor.
Bugün yapılacak sermaye yatırımlarının sonuçları onlarca yıl sonra
alınabilecek. Sosyal sorumluluk yatırımları, mikrofinans, risk
sermayesinin “temiz teknoloji” sektörüne yönelmesi gibi yaklaşımlar
toplumları dönüştürecek ve sürdürülebilirlik değerlerinin gelişmesine
yardımcı olacak. Elbette en önemli katkı hükümet politikalarının
değiştirilmesi ile sağlanacak. Toplumun ve iş dünyasının katılımı,
teknolojik yatırım ve ArGe gibi konular yeni yaklaşımların başarısı
için çok önemli, ancak hükümetlerin liderliği olmazsa olmaz bir etmen
olarak görülüyor. Örneğin enerji verimliliği konularında
araştırmaların desteklenmesi, toplu taşımacılığın desteklenmesi,
çeşitli vergilendirme kolaylıkları gibi konularda hükümetlerin ve
onları izleyecek olan yerel yönetimlerin yaklaşımları belirleyici
olacak. Bu duruma ilişkin farkındalığın küresel ölçekte artmakta
olduğu gözleniyor.
Worldwatch Enstitüsü’nün “Dünyanın Durumu 2008” adlı
raporu, ülkemizde geleneksel ekonomi anlayışı ile belirlenen politika
ve stratejilerin, alınan kararların, konulan uzun vadeli hedeflerin,
planlanan eylemlerin ve açıklanan başarı rakamlarının bir kez daha
gözden geçirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor.
Bu raporun tamamı
http://www.worldwatch.org/stateoftheworld
adresinden temin edilebilir.
Aşağıdaki bağlanılardan raporun giriş ve dip notları
bölümlerine erişilebilir.
Kaynak:TEKNOBÜLTEN
www.teknoport.com.tr