1. Ulusal Biyosidal Kongresi ve
Düşündürdükleri
Prof. Dr. Zafer Karaer
Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesim
Zafer.karaer@veterinary.ankara.edu.tr
Sağlık bakanlığı ile Ankara Üniversitesi ve
Akdeniz Üniversitesi’nin birlikte 4-7 Kasım 2010 tarihleri
arasında Antalya’da düzenlediği 1.Ulusal Biyosidal kongresinde
bu kongrede, hem bilim kurulu üyeliğine layık gördükleri, hem de
“Eko-sistem; Biz ve Keneler” başlıklı yaklaşık 1 saatlik
(programa göre 20 dakikalık) sunumumu oldukça kalabalık bir
toplulukla paylaşmama fırsat verdikleri için kongre düzenleme
kuruluna teşekkür ederek, yazıma başlamak istiyorum.
Öldürmede canlılar arası fark gözetmeyen (tek
hücreli, çok hücreli, memeli, kanatlı; omurgalı, omurgasız) ve
ölüm aracı olarak çok sayıda çeşidi bulunan (yaklaşık 650 etken
madde ve bunlardan üretilmiş-türetilmiş10 binlerce ürün) ve de
adı canlı öldüren (=biyosid=zehir) anlamına gelen başlıkla
anılan bir kongreye; ülkede bu ölüm makinelerinin, yani
biyosidlerin günümüzde ki durumunu her yönüyle görüp,
değerlendirerek, özellikle canlılar üzerindeki yaygın etkisini
sınırlamak ve mevcut ürün (=zehir) sayısını olabildiğince
azaltmak için yapılması gerekenleri saptamak, alternatifler
oluşturmak amacıyla katıldığımı öncelikle belirterek isterim..
Kongre süresince bu şekilde düşünerek kongreye katılanların
sayısının hiç de az olmadığını görmek, yukarıda vurgulanan
amacın gelecekte gerçekleşeceğini göstermesi bakımından, umut ve
memnuniyet verici önemli bir durum olduğunu sevinerek ifade
etmek isterim.
Kongre izlenimlerimin başında, hemen vurgulamak
istediğim, bir konu var… Son yıllarda ülkemizde, özellikle
üniversitelerde akademik yükseltilme ve atamalarda istendiği
(puan) için her kongreye uluslararası kimlik kazandırma adına,
bakanlıklarda ise Avrupa Birliği üyeliği için, yurt dışından
vasıflı, vasıfsız, maksatlı, maksatsız bir takım insanlar davet
edilerek; kongreler, daha anlamlı(!), daha verimli (!), herhalde
daha bilimsel(!) ve üniversiteler için ise özellikle daha puanlı
bir hale getirilmekte!!!.. Hatta bazen öyle isimlendirmeler
yapılmakta ki “Uluslararası Katılımlı Ulusal Kongre...” gibi..
Bütün ulusal-milli değerleri yavaş, yavaş yok etmeye
çalıştığımız son yıllarda, sıra kongrelerin başındaki ulusal
kelimesine geldi ve kongrelerde Ulusal- Milli ibarelerinin
etkisini azaltmak için, ya da ortadan kaldırmak için
uluslararası katılımlı ön eki ile söylenmeye başlandı ve zamanla
o da kaldırılarak herhalde hep uluslararası kongre yapacağız...
Hatta ulusal bilim dergilerinde olduğu gibi; korkarım!! yakın
bir gelecekte ulusal kongrelerde de, kongre lisanının ulusal
dilimiz İngilizce (!) olması istenecek!!! Elbette bilim
evrenseldir, paylaşılmalıdır.. Elbette bilimler arası, ülkeler
arası bağlar olmalıdır. Elbette, uluslar arası kongreler tertip
edilmeli, katılınmalıdır. Ama bir şahsın olduğu gibi ülkelerin
de özeli olabilir, olmalıdır da. Sadece ulusal katılımlı ulusal
kongreler, ulusal kimliğimizin, ulusal bağımızın güçlenmesi ve
buna bağlı olarak sadece ülkenin sorunlarının özgürce dile
getirildiği, ileriye yönelik çözüm yolları için özgürce
düşüncelerin üretildiği ve ülkenin daha sağlıklı büyümesi, daha
sağlıklı gelişmesi için temellerin atıldığı yerlerdir veya
yerler olmalıdır (Erzurum, Sivas). Buna dışarıdan katılımlar
olursa, aynen organ transplantasyonunda ki doku uyuşmazlığı
reddi ile birlikte o organa bağlı sistemin arızalanması, hatta
ısrar edilirse tüm vücudun çökmesi gibi istenmeyen sonlar ortaya
çıkabilir.
Bu kongrede; Kongre adının:“1. Ulusal Biyosidal
Kongresi” olması; ülkemizde çevreyi, dolayısıyla halk sağlığını
direkt etkileyen, tehdit eden gerçekten çok önemli bir konuda,
kendimiz olarak, kendi içimizde tartışıp, ülkemiz adına
doğruları-yanlışları saptayacağımızı sanmıştım.. Ne gezer!!
meğer bu kongrede de son yılların modasına uyarak, yani
uluslararası katılımlı, ulusal bir kongre olarak tertiplenmiş..
Buna bağlı olarak kongreye biri AB (Avrupa Birliği)’de görevli,
diğer ikisi çeşitli ilaç firmalarından, ancak uluslararası ilaç
ruhsatlandırma uzmanı unvanlı, yine AB görevlisi 3 uzman
katılımı sağlanmış.. Her zaman ifade ettiğim gibi; bu uzmanlar
bilinen yazılı AB direktiflerini (Direktif; AB ile ilgili yazım
ve konuşma dilinde kullanma zorunluluğu olan ifade; beni
rahatsız ettiği için özellikle belirttim) veya AB
direktiflerinde ki aksamaları, ya da düzeltmeleri sunumlarında
dile getirmeleri ile kongreye olumlu katkılarının olduğunu
düşünmüyorum. Aksine kongreye katılan bu uzmanlar, kongrede
isteyerek veya istemeyerek AB direktiflerinin ve AB’nin
ağırlığını hissettirmek suretiyle katılımcıların, konuşmacıların
düşüncelerini, sadece AB direktiflerine uygun kalıplara
sığdırmak ve onunla sınırlandırmakla, bilhassa düşünce özgürlüğü
ve zenginliği üzerine olumsuz etkilerinin olabileceğini
düşünüyorum. Aynı şekilde kongreye katılan Avrupa Tahtakurusu
Vakfı Başkanı bir ingilizin, Avrupa’da tahtakurusunun yayılışı
ile ilgili verdiği bilgiler, masum bilgi paylaşımının ötesinde,
korku-pazar ilişkisine bağlı ileriye yönelik yatırım olduğunu
anlamamak, iyi niyetliliğin de ötesinde iyi niyetli(!)
olmaktır..
Bütün bunlar bugüne kadar farklı konularda
oynanmış senaryoların bir benzeri olup, oyun yazarı ve sahneye
koyan, yöneten ve tabii ki başrol oyuncuları ya AB ülkeleridir,
ya ABD (Amerika Birleşik Devletleri)’dir, ya da her ikisidir.
Ülkemiz veya bizim gibi ülkelerin ise bu oyunlarda ki rolü
sürekli başrol oyuncusundan dayak yiyen figüranlıktır. Bu yüzden
ikili ilişkiler değerlendirildiğinde; gerek AB, ABD
memurlarının (son günlerde büyükelçilik çalışanlarının,
WikiLeaks) ve gerekse Avrupalı, Amerikalı bilim insanlarının
ülkemizi, bilim insanlarımızı nasıl gördüklerini, artık
görelim!!! ki; “insanın gözü neyi görüyorsa değeri o kadardır”
(Bkz.: “ Penceremden Üniversite Gerçekleri ve Ülkem, İzmir-2008”
başlıklı kitabımda bu ve benzer konular işlenmiştir) sözüne göre
değerimizi arttırmanın yollarını arayalım!!!... Yoksa...
Diğer taraftan konusu itibarı ile Türkiye’de,
hatta dünyada ilk defa böyle bir kongrenin gerçekleştirilmesi
memnuniyet verici bir durum.. Bunun için büyük emekleri
geçtiğine inandığım kongre düzenleme kurulunu; başta kongre
başkanı Prof. Dr. Nuri Yiğit olmak üzere, Dr. Tacettin
Kakillioğlu ve Kongre genel sekreteri Dr. Muammer Asaroğlu ile
üyeler Prof. Dr. Latif Kurt, Yard. Doç. Dr. Hüseyin Çetin ve Uzm.
Biolog Ferhat Şahin’i; ayrıca kongre bilim kurulu üyelerini ve
farklı meslek dallarından kongreye katılan bütün delegeleri,
yine ürünlerini sergileyen üretici firma üyelerini böyle güzel,
önemli ve anlamlı bir kongre yaşanmasına vesile oldukları için
candan tebrik eder, kutlar; emeği geçen herkese ayrı, ayrı
teşekkür ederim.
Bu kongre konusu itibarı ile ilk defa olmasının
yanında, katılımcı çeşitliliği itibarı ile de bir ilk olması
bakımından önem kazanmıştır. Konuyla ilgili farklı bilimsel
kökenli akademisyenler ve uygulatma alanındaki kamu
yetkililerinin (Sağlık Bakanlığı ve Bazı il Belediye
mensupları) ve de üretim alanında özel sektörün aynı zaman ve
mekanda buluşması; kongrenin değerini ve önemini arttıran en
önemli unsurlardan olmuştur. Bu yönleri ile son yıllarda
katıldığım en anlamlı, en önemli kongre olduğunu açıkça
belirtir, bu yüzden kongre düzenleyicilerini bir kez daha ayrı,
ayrı kutlar, tebrik eder ve teşekkür ederim.
Ancak; böyle önemli bir konuda tarihimizde ilk
defa (1.) kongre yapılıyor olması, ülkede ürünleri uygulatma
noktasında olan diğer kamu kurumlarının, bilhassa Tarım Ve Köy
işleri Bakanlığından yetkililerin olmaması, sektör ürünlerinin
(kimyasal ve teçhizat) tamamının yabancı marka ürünler (=zehir)
olması, ülke olarak sadece uygulatım noktasında olunması, bu
ürünleri (=zehir) direk sahada uygulayanların kongrede
bulunmaması kongrenin en zayıf ve olumsuz halkaları idi.
Bununla birlikte kongrenin 1’inci olarak
yapılması, devamının olacağına işaret etmesi bakımından, bugüne
kadar kaybolan yılların telafi edilebileceğini göstermektedir.
Diğer zayıf ve olumsuz halkalardan bakanlıklar arası ilişki ile
biyosidleri sahada uygulayanların eğitilmesi de giderilmesi çok
zor değildir. Ancak diğer zayıf halka, belki de en önemlisi
yabancı biyosid ürünlerin hem azalması, hem Türk ürünler haline
dönmesi ve hem de ülkenin pazar olmaktan çok, üretip kendi
ürünlerini pazarlayan olması bugünkü anlayışla, sanırım daha
uzun yıllar alacaktır. Önümüzdeki yıllarda bu zayıf ve olumsuz
halkaların, mümkün olan en kısa sürede halledilmesi en büyük
temenni ve dileğim olduğunu bilhassa vurgulamak isterim.
Sonuç olarak; bu kongrede de olduğu gibi,
ülkemizde genel kongre anlayışında ortaya çıkan satır aralarına
baktığımız da; öncelikle ülkeyi adı ne olursa olsun her konuda
yabancılaştırmaktan kurtaralım ve kendimizde
yabancılaşmayalım!!! Ülkemize sahip çıkarak ve aynı zamanda kime
hizmet ettiğimizi idrak ederek ve de kendimizle barışık olarak,
Bakanlıkları ile Üniversiteleri ile, kamu ve özel sektörleri ile
ben, ben demeden “BİZ” olarak bir araya gelelim (en büyük
eksiğimiz... “Bir olalım, iri olalım, diri olalım!” Bkz.: “
Penceremden Üniversite Gerçekleri ve Ülkem, İzmir-2008” başlıklı
kitabımda bu ve benzer konular işlenmiştir). Ferdi değil takım
ve yabancılarla değil kendimiz olarak ülkenin gerçek sorunlarına
çözüm getiren, ülkeye katma değer sağlayan, ülke çapında
projeler üretip, öz kaynaklarımızı kullanalım.. Gerekirse bu
kongre konusu biyosid olarak; kendi biyosidimizi, kendimiz
üretelim, kendimizin ürettiği makinelerle biyosidleri
uygulayalım, yine kendimizin ürettiği kimyasal ve cihazlarla
biyosid kalıntı ve dirençliliğini tespit edelim.
Tabii ki burada en büyük sorumluluk
üniversitelere düşmekte, ülkenin lokomotifi olması gereken
üniversiteler, maalesef üstlerine düşen bu ve benzeri görevleri
yerine getirememekteler. Batılı manada yaklaşık bir asırlık
çağdaş üniversiteye sahip olduğumuz halde, uygulanan yanlış
politikalar nedeniyle bugün halen sistem arayışları içinde
olunması, buna bağlı olarak kendi iç yapılanmalarını
tamamlayamadıkları için üniversite dışındaki üretici ve kamu
kuruluşları ile yani ülke içi dinamiklerle
bütünleşememektedirler. Bu kongre konusunda olduğu gibi ülkenin
tüm sorunlarının temelinde, ülkenin lokomotifi olan, ya da
olması gereken üniversitelerin bu olumsuz durumu yatmaktadır.
Bir ülkede lokomotif bu halde olursa; onun ürettiği ve vagonlara
doldurulan yük ne kalite, ne de kantite bakımından yeterli
değildir!!! Bu yüzden hem lokomotif olarak ürünlerin üretimi ve
hem de vagonları dolduran ürünler, ya AB’den, ya ABD’den, ya
da İsrail, Japonya veya Çin’den olur!!!...Böylece ülkemizde
gerçek ihtiyaçlar yerine bu ülkelerin ürettikleri ile yetinmek
zorunda kalınır ve sonuçta gelişmekte olan ülkeler arasında
yerimiz sağlamlaşır(!)...
Gerek üniversitelerde ve gerekse kamu ve özel
sektörde bugünkü anlayışla devam edilirse bizden sonra gelecek
nesiller, bugün bizim yaptığımız işleri sorguladığında, bizlere
hiç de olumlu bakmayacaklar ve bizleri suçlayacaklardır.
Bugünden yarını düşünerek ve rahat uyumak istiyorsak; bugünden
itibaren vakit kaybetmeden ülke ihtiyaçlarına yönelik çalışmalar
ve uygulamalar yaparak yarınları, kendimizi ve de tabii ki
ülkemizi kurtarabiliriz.
Bunun için; ülkemin çok saygıdeğer sayın
akademisyenleri, sayın bürokratları, sayın işadamları ve...,
Haydi!!! ülkemizde yapmış olduğumuz görevler bizleri bir
yerlere getirdi, artık hepimiz profesörüz, doçentiz, yardımcı
doçentiz, üst düzey bürokratız, sanayiciyiz, iş adamıyız; şimdi
sıra bizde, bizler ülkeyi hep beraber layık olduğu yere
getirelim!!!
Kongrenin ve tüm kongrelerin ülkemize ve
dünyamıza hayırlı olması dileğiyle.. Saygılarımla..
01.12.2010