Çoğalan azalmışlığımız
Celal İZCİ
Aslında
acı bir yalnızlık
yaşadığımız.Gittikçe büyüyen ve
derinleşen bir boşluktayız
hepimiz.
Toplum ve
fertler olarak telaşlı, korkak
ve köşeye sıkışmışcasına
yaşıyoruz.
Hayatımıza
hakim olan ölçüsüzlük, değerler
dünyamızı alt üst etmiş.
Serhat Hoca
şimdi nerede ne yapar
bilmiyorum. Yılda birkaç kez bir
araya geldiğimizde gelmişten
geçmişten hasbıhal anında öyle
laflar ederdi ki; Necip Fazıl’ın
deyimiyle ‘bir zehirli kıymık
gibi’ ense kökümüze saplanır,
‘beyin zarında bir sülük’ ya da
‘sıcak yaradan kezzap’ gibi
yakıcı ve kalıcı fikirler
filizlenirdi. Hocaya ilişkin
derkenarları hatırlamak ve
dostlarla paylaşmak istediğimde;
anladım ki gittikçe çoğalan,
belirginleşen ve büyüyen bir
azalmışlık yaşıyoruz.
Sanatta,
edebiyatta, musikide
azalmışlığımız en belirgini
belki.Çoğalan azalmışlığımız
değerlerimizi yok ederken
sevgilerimiz, hasretlerimiz
kuruyor. Kaç şarkı kaldı zevkle
dinlediğimiz?
Kaç kişi
ezberden şiir okuyabilir, üç beş
popüler şairden başka şair ismi
sayabilir?
Leyla ile
Mecnun, Ferhat ile Şirin, Kerem
ile Aslı.
Bırakınız
bunlardaki sevgiyi, romantizmi
normal insani duygularımızı bile
kaybeder olduk. Hemen her sahada
tespit edebileceğimiz çok
sayıdaki azalmışlığımızın
zenginliğini yaşıyoruz. Her
geçen gün biraz daha azalıyor,
her geçen yıl biraz daha
ufalıyoruz.
İçi dolu,
köşeli hiçbir şeyimiz kalmıyor.
Sanatta,
edebiyatta, musikide azaldık da;
ilimde, fikirde, teoride,
aksiyonda çoğaldık mı?
Taklitçilik, tehircilik,
ihmalcilik, sevgisizlik,
amaçsızlık, ilkesizlik,
seviyesizlik her konudaki
azalmışlığımızın tezahürleri
değil mi?
Aydınımız,
ilmimiz tercüme; fikrimiz,
irfanımız, tavrımız tercüme.
Politikadan
sanata, fizikten metafiziğe,
ilahiyata kadar tercüme batağına
batmışız.
Aslında acı
bir yalnızlık yaşadığımız.
Gittikçe büyüyen ve derinleşen
bir boşluktayız hepimiz.
Toplum ve
fertler olarak telaşlı, korkak
ve köşeye sıkışmışcasına
yaşıyoruz.
Hayatımıza
hakim olan ölçüsüzlük, değerler
dünyamızı alt üst etmiş.
Birimiz
için fedakarlık olan şey, bir
başkası için enayilik
olabiliyor.
Hayat tarzı
olarak günübirlik, el yordamcı
ve ayaküstüyüz.
Ne köklü
bir düşünceye ne de oturmuş bir
inanç sistemine sahibiz.
Ne
sıralanmış bir ilkemiz var ne de
bizi peşinden sürükleyen bir
idealimiz.
İçimizde
fırtınalar koparan sevgi,
coşkunluk yaratan önsezi,
sonsuzluk yaratan fikir ve
öngörüden yoksunuz.
Kim nasıl
becerdi bilinmez ama boşalttılar
içimizi.
Hiçbir şey
böyle sığ, böyle ayaküstü
değildi.
Bırakınız
toplumsalımızı kendi özelimiz
ile ilgili kaybettiğimiz
iyi,doğru ve güzelliklerimizi
hayıflanarak anamıyoruz.
Toplum
olarak, tek tek bireyler olarak
hangi geçmişin sahibiyiz, hangi
geleceğe gidiyoruz bilmiyoruz.
Şu anda ne
yapıyoruz, asıl önemlisi ne
yapmak istiyoruz belli değil.
Kuru bir
yaprak gibi savruluyoruz.
Halbuki
uzun, köklü ve soylu bir
geçmişten geldiğimiz harcıalem
bir bilgi.
Ancak bu
günkü varlığımızın ve
duruşumuzun anlamı ve amacı o
kadar manidar değil.
Bu
kendimizle yüz yüze
gelemeyişimiz, cevabından
korktuğumuz soruları
soramayışımız,
bu silik,
sünepe bu hımbıl ve kişiliksiz
duruşumuzdur ki; bizimle hesabı
olan birilerinin iştahını
kabartmakta, hayallerini
beslemekte.
Oysa ne
umutlarımız, ne ihtiraslarımız,
ne planlarımız, ne tutkularımız
vardı bir zamanlar.
Kabımıza
sığmaz, külhani ikindilerimizde
hazan sarartırdık.
Sokaklara
sığmaz şehirlerden taşardık.
Erişilmez,
gidilmez iklimlerin
yağmurlarında yıkadığımız
sevdalarımız vardı. Zemheri
dudağına emanet ettiğimiz
delikanlılığımızda bitmezdi
umutlarımız;
her şeye
rağmen çoğalır büngül büngül
akardı nihavent yalnızlığımıza.
Bir
zamanlar, tek tek hepimiz bir
şeydik.
İdrakimizce
sosyal, toplumsal, siyasal ve
tarihi görevlerimiz vardı.
Kendimizce
sevilmiştik, zaman seçilmiş
olduğumuzu fısıldamıştı
kulaklarımıza.
Her günümüz
her saatimiz öylesinedolu
öylesine meşguldük ki; kendimize
ait bir şeyimiz yoktu.
Hatalarımız, yanlışlıklarımız,
zaaflarımız, günahlarımız,
suçlarımız vardı şüphesiz.
Belki
farkına varmadan yaşadık
hayatımızı ve bazı şeyler
kaybettik; ama tek tek çok şey
öğrendik, çok şey kazandık.
Hepimiz
kendimizi kendimiz dışında her
şeyden sorumlu sayardık.
Birbirimize
kendimizden de sorumlu
olduğumuzu; bir gün kendimizle
baş başa kalacağımızı
söyleyemedik.
Birileri
kendimiz için de bir şeyler
yapmamız gerektiğini
öğretebilseydi, bugün her şey
çok daha farklı olabilirdi.
Ancak bugün
etrafımıza baktıkça, amaçsız,
içi boş, heyecansız, günübirlik
duyarsızlıklarla örülü duvarlara
çarptıkça, yaşanan
sıradanlıkları, serserilikleri
ve zevksiz, derinliksiz
bencillikleri gördükçe, geçmişe
özlem duymamak elden gelmiyor.
Bozdular
bizi. Dilimizi, inancımızı,
fikrimizi, ufkumuzu çaldılar.
Hedefsiz kaldık.
Toplum
olarak, gruplar olarak, fertler
olarak neyin peşindeyiz
bilmiyoruz.
Neyi
nerede, ne zaman ve nasıl
yapacağımız sorusundan korkar
olduk.
Fukaralaşan
bir zaman ve zeminde tutunmaya,
ayakta kalmaya çalışıyoruz.
Taklit etme
alışkanlığımız, hafife alır
yanımızı ele veren
tehirciliğimiz ve
ihmalciliğimiz, inançsız
sevgisizliğimiz arabeskli
ğimizin tezahürleri değil mi?
Nedir ortak
hassasiyetimiz? Nedir
milyonlarca bölünmüşlüğümüzün
ortak paydası?
Her
yanımızı yığınlarca gerçeğin
üzerine inşa edilen; harabeler
diyarının gönüllü baykuşları
sarmış. Ufkumuzu çalanlar,
heyecanlarımızı, tutkularımızı,
inançlarımızı, sevdalarımızı,
şarkılarımızı yok edenler; bugün
bizimle aynı özlemleri, aynı
azalmışlığı yaşadıklarının
farkındalar mı acaba?
İfrat ve
tefritte, doğru ve
yanlışta,vatanseverlik ve
ihanette, kısaca iyi ve kötüde
kelime ve kavramların cazibesine
kapılmış
gidiyoruz.Tahammülsüzlüğümüzün
sınırı yok. En kolay yaptığımız
şey, suçlamak.
Kendimiz
dışındaki her şeyi, herkesi
mesul tutma kolaycılığımızın
farkına dahi varabilmiş değiliz.
Gönüllerimiz, kalbimiz,
beynimiz, ruhlarımız aç.
Bu açlık
duygusunun girdabında
debelendikçe batıyoruz, battıkça
daha bir kayboluyoruz.
‘İnsanları
aç bırakınca yiyecekleri ilk şey
inançlarıdır’ sözü
istikametinde; kimilerimiz
sevgilerini, kimilerimiz
umutlarını, inançlarını
tüketirken, kimilerimiz
ülkülerini, kimileri de
dostluklarını dişleyerek;
birbirimizin zebanisi,
birbirimizin kabusu olduk.
İdrakimiz
yok oldu; ferasetimiz,
sağduyumuz, izanımız kayboldu.
Her
şeyimizde bir fayda fikri hakim.
Fayda
hesabı yapmadan;
ne bir
ormana, ne bir meraya, ne bir
hayvana bakamıyoruz.
Ormansa
kereste hesabı, meraysa besleme
kapasitesi, hayvansa protein
miktarı önceliğimiz.
Herkesin
cebinde bir hesap
makinesi,herkes bir ego
ekonomik.
Dayanışma,
yardımlaşma, feragat,fedakarlık
çoktan unuttuğumuz
davranışlarımız.
Alicenaplık, diğer
gamlık,kadirşinaslık, vefa…
manalarını bile bilmediğimiz
müzelik kavramlar.
Buna
karşılık köşe dönücülük, su
akarken testiyi doldurma, işini
bilirlik, el yordamcılık, gözü
açıklık davranışlarımıza yön
veren temel değerler oldu.
Kaybederek
kazanmanın rahmani sırrını idrak
edemeyenler, kazanmak için
kaybetmeyi bizlere marifet
olarak sundular. Sonunda
ahlakını kaybeden servet sahibi,
ruhunu ve kişiliğini kaybeden
makam ve şöhret sahibi oldu.
Ölülere
gösterdiğimiz cömertliği
yaşayanlardan esirgeyen bir
yanımız var.
Sağlığında
görmezlikten geldiğimiz,
aşağılamaya çalıştığımız,
aleyhinde olduğumuz nice kişiye
öldükten sonra yeni kıymetler
yüklemek,
O’nun ‘yeri
dolmaz’ vasfına methiyeler
düzmek, hepimizin özelinde
yaşadığı bir vakıa. Yaşayan
değerler adına kıskançlıkları
bırakarak, ‘küçük adam’
tavırlarından sıyrılmanın ve
liyakati, beceriyi, asaleti
teslim et menin bir yolu
bulunmalı.
Gittikçe
çoğalan azalmışlığımız…
Çoğalan
azalmışlığımızı besleyen kurgu:
İhanet.
Farklıya,
aykırıya tahammülsüzlük.
İhaneti,
hainliği besleyen vasat kavram:
Biz. Vasıfsız, kalitesiz
benlerin oluşturduğu biz.
Bizim
takım, bizim ekip, bizim parti,
bizim sınıf vs.
‘Şüphesiz
bir insanın herkes yanılıyor,
yanlış düşünüyor bir ben doğru
düşünüyorum demesi çok güçtür.
Ama sahiden herkes yanılıyor da
bir o doğru düşünüyorsa bunu
söylemeyip de ne yapsın’ diyor
düşünür. Bu manada batının en
büyük haini Galileo, doğunun ki
İmam-ı Azam.
Bizden
farklı düşünen, bizim ekibin
kararlarını benimsemeyen, bizim
takımın aleyhine düdük çalan
hakemi haklı göreni hain ilan
eden zihniyetten beslenen tavır
devam ettiği sürece daha da
çoğalacak azalmışlığımız.
Hemen her
sahada tespit edebildiğimiz
ucuzluğa, sıradanlığa ve
seviyesizliğe götüren bu
azalmışlıklarımızdan mutlaka
kurtulmamız lazım. Bunun yolu
herkesin önce kendini gözden
geçirerek; hainlerinin sayısını
ve ihanetinin türünü azaltması,
kullanmadığı vicdanını
kullanması ve her şeye yeniden
başlama basiretini, ferasetini
ve cesaretini gösterebilmesidir.
‘Dünyaya
bakmayı aşıp dünyayı görme
noktasına ulaştığımızda’ ve
ancak ‘silinmiş isimlerin
bıraktığı silinmez işler
üzerinde bir şey olursak
olabileceğimizi’(1) idrak
etmemiz lazım.
Toplum ve
tek tek fertler olarak ‘önemli
ile değerliyi’ aynı şahısta
birleştirmeliyiz.
Gücünü
makamından alan, kendisini makam
ve mekanla önemli kılmaya
çalışan ‘müzmin sevindirik’
olmuş kişiler yerine, kişiliği
ile konumuna güç katan değerli
insanları,
önemli
mevkilere ikame etmeden hiç bir
mesafe alamayız.
İnsanın
şerefi ilmi ve edebi ile
ölçülür.
Makam ve
mekanın şerefi ise orada oturan
kişiden gelir.
Orada
oturanlar şerefli ise makam ve
mekanlar şereflenir.
‘Makam ve
mekanını kutsayan kişi
koltuğundan küçük kalmaya
mahkumdur.
Mekan ve
makam ile şerefleneceğini
zannedenler hiçbir yeri
şereflendiremezler.
Makamlar
ancak onları dolduranlar şerefli
iseler, şereflenirler.
Onun için
en anlamlı koltuk bile
liyakatsizin altında ‘lazımlık’
durumuna düşer’(2).
Asalet
adına, fazilet ve erdem adına
kayıplarımızın sonuna geldik.
Artık durup
düşünmenin, azalmışlığımızı
durdurmanın, kendi kendimizi
yeni baştan ele almanın ve her
şeyi yeniden gözden geçirip,
yeniden üretmenin zamanındayız.
‘Yeryüzündeki her şey yok
olacaktır.
Yalnız
Celal ve ikram sahibi rabbinin
yüzü baki kalacaktır’ ilahi
hükmü zihinlere nakşedilerek,
eşyaya bakışımızdaki şaşılıktan
kurtulmalıyız.
Korumamız,
korunmamız ve korunuyor olmamız
lazım.
Bulduğumuz,
farkına vardığımız,gördüğümüz
güzellikleri, soylulukları,
erdemleri ‘sit alanı’ içine
almamız lazım.
Her şeyi
içine çeken, her şeyi yok etmeye
kurgulanmış bu bataklıktan kim
neyi kurtarabiliyorsa kurtarması
lazım. İyiden yana, güzelden
yana, erdemden, soyluluktan,
safiyetten yana hepimiz
tek tek
sorumluyuz.
Sorumluluğumuz bizde başlayıp
bizde biten değil, ötekinde
başlayıp bize uzanan bir alanı
kapsamalı.
Yılmadan,
usanmadan, yorulmadan yeniden
üretmek, yeniden tanımlamak
lazım her şeyi.
Nasıl mı?
Karanlığın
dudaklarına karanfil sıkıştırmak
gibi iyice, hüznün son durağında
inmek gibi cesur, öç almak gibi
soylu ve durmuş saatlere ayarlı
gibi dakik.
Hizasında
sevdanın, göbeğinde iyinin,
doğrunun ve güzelin yaşamak ve
yaşatmak, çoğaltmak lazım
umutları. Ve yeniden çizmek
lazım tebessümün resmini;
çocukların, gençlerin, orta
yaşlıların, herkesin hepimizin
yüzüne.
Kanaati,
şükrü, sabrı, tevekkülü;yeni
renklere, yeni seslere, yeni
gülüşlere, yeni duyuşlara, yeni
sevgilere nakşetmek lazım.
Doyurmak
lazım gönülleri, beslemek,
sulamak, fidanlamak lazım ruhu.
Beyni, aç
kurtların sürüsü olmaktan
çıkartmak ve fıtratın emrine
koşmak lazım.
Çıkmalıyız
artık bu berzahtan.
Siyasetten
sanata, fikir hayatından bilim
hayatına, dini tefekkürden
felsefeye, spora; tüm
küçüklükleri, cücelikleri,
sinsilikleri, ucuzlukları,
cimrilikleri, riyaları bırakıp;
dürüstçe, mertçe,
büyükçe;velhasıl insanca var
olmak lazım.
Bir gül
gibi dolunayda, gökkuşağı tan
kızıllığı gibi net ve duru,
yalansızlık gibi hafif ve
sonsuzluğun ince kanatları
gibiyumuşak ve gizemlice umuda
sarılmak lazım.
İnanca,
tevekküle ve sabıra dost olmak
lazım.
Gittikçe
çoğalan azalmışlığımızı tüketmek
lazım.
Tek tek ve
bütün olarak.
1. İsmet Özel: Bakanlar
ve Görenler. Şule
Yayınları, İstanbul-2004
2. Ömer Lütfi Mete:
Müzmin sevindirik ve
lazımlık.
www.sabah.com.tr/30/05/2005.
Kaynak:Türk Veteriner Hekimliği
Dergisi,2008