Küreselleşme
Tehdidi ve Türkiye
Dr. Bekir KOCADAŞ
İnönü Üniversitesi,
Sosyoloji Bölümü
Küreselleşme, son yıllarda tartışmaların merkezinde yer almış olan
bir kavramdır. Oldukça fazla mana atfedilen ve geniş bir çerçeveye
sahip olan küreselleşme günümüzde, ekonomik, sosyal, kültürel
gelişmelerin anlatılmasında ya da ifade edilmesinde sık sık
başvurulan ve kullanılan bir kavram olmuştur. Ellwood,
küreselleşmenin eski bir süreci tarif eden yeni bir sözcük olduğunu
söylemektedir. Aslen, beş yüzyıl önce başlayan Avrupa sömürgecilik
dönemiyle beraber küresel ekonominin bütünleşmeye başlamasıyla
ortaya çıkan bir durumdur. Ancak, bu süreç son çeyrek yüzyılda
bilgisayar teknolojisindeki patlama, ticari engellerin kaldırılması
ve çok uluslu şirketlerin politik ve ekonomik güçlerinin artmasıyla
hız kazanmıştır (Ellwood, 2002: 13). Burada gözden kaçırılmaması
gereken nokta, bu sistemin işleyişinin hep gelişmiş ülkeler (ya da
uluslarüstü şirketler) lehinde olması ve olmaya devam etmesidir.
Yirminci yüzyılın sonunda kapital, tüm dünya üzerinde
tam, mutlak, bütüncül, evrensel ve sınırsız bir güç icra etmeyi ve
dünyanın tüm ülkelerine kendi kurallarını, kendi politikalarını,
kendi dogmalarını ve çıkarlarını hiçbir zaman bu kadar
benimsetememiştir. Uluslarüstü kapital ve uluslarüstü şirketler
faaliyetlerini sürdürdükleri ülkelerin ve toplumların kontrolünden
hiçbir zaman bu kadar kaçamamıştır. Daha önce, serbest kapitalist
pazarın ve serbest kapitalist çıkarın katı kurallarına göre
insanlığın hayatını kontrol etmekte, yönetmekte ve idare etmekte
ustalaşmış uluslarüstü kuruluşlar ağı -Uluslararası Para Fonu (IMF),
Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü vb. gibi- hiçbir zaman bu kadar
etkili olmamıştır. Nihayet hiçbir dönemde, bugünkü gibi hayatın tüm
alanları, asla kapitalin boyunduruğu altına bütünüyle girmemiştir (Löwy,
2002: 122).
Küreselleşmenin beraberinde getirdiği tehditler
özellikle, milli devletler üzerinde kendini göstermektedir. Özünde,
her ne pahasına olursa olsun yayılma, baskı altına alma ya da
zorlama bulunan küreselleşme, kapitalizmin küreselleşmesi olarak
değerlendirilmektedir. Çünkü, küresel kapitalizmin önündeki en büyük
engel güçlü, diri, ayakta durabilen milli devletlerdir. Milli
devletlerin küreselleşme kervanına katılamaması ya da katılmasının
önlenmesi madalyonun diğer yüzünü oluşturmaktadır. Sürekli olarak
dış borç baskısı altında tutulan ve iç dinamikleri bu baskıyla
yıpratılan milli devletlerin sosyal, kültürel ve ekonomik direnç
yapıları değişime zorlanmaktadır.
Küreselleşmenin iki boyutu olduğunu vurgulayan Erkal,
bunlardan birincisini “objelerin yaygınlaşması” (giyim-kuşam, fast-food,
coca-cola, Mc Donalds, GSM teknolojisi, internet, cep telefonu,
İngilizce, ABD Doları ve Euro vb. gibi) oluşturmaktadır. İkincisi
“değerlerin yaygınlaşması”dır. Bu değerler, daha çok hakim ekonomi
ve kültürün maddeci ve faydacı değer hükümleridir. Bunun yanında,
demokrasi, demokratik değerler, insan hakları, çevre şuuru, bilginin
yaygınlaştırılması, teknolojik gelişme, mal ve hizmet kalitesinde
standartlaşma gibi olumlu değerlerde yaygılaşmaktadır (Erkal, 2000:
3003).
Küreselleşme Olgusu, Gelişimi ve Boyutları
Küreselleşme olgusuyla dünyanın ilk kez
karşılaşmadığı girişte ifade edilmiştir. Yoğun bir tartışmaya sebep
olan küreselleşme, ekonomik, sosyal ve kültürel boyutlarıyla bir
bölünmeyi de beraberinde getirmiştir. Zira, Takış’a göre, her
tartışma belli bir yönlendirmeyi arzular ve bu tür arzuları gelişmiş
tarihteki her büyük tartışmada olduğu gibi bugün de, dünya
küreselleşmeyi tartışıyor yani, dünyayı yönlendirmek istiyor.
Küreselleşme salt bir terim olarak düşünüldüğünde, daha en baştan
dünyanın tersine çevrilemez bir akışla döndüğünü, ilerlediğini
peşinen kabul eder. Kendi dışında söylenebilecek bütün şeyleri
marjinalleştiren bu pejoratif (küçük düşürücü) kabul, tartışma
usulüne pek de uygun düşmemektedir. Nitekim, küreselleşmenin 21.
yüzyılın vazgeçilmez bir mitolojisi olarak sunulduğu yerlerde o,
tehditkâr büyüsünü kaybetmekte, yeniden sorgulanmakta, dolayısıyla
“dünya sistemi” kaos halinde parçalara ayrılmaktadır (Takış, 2002:
5). Böyle bir durum, küreselleşmenin izah edilmesi, tanımlanması
noktasında da farklı düşünce ve yaklaşımları ortaya çıkarmıştır.
Zira, küreselleşmenin pek çok tanımı çeşitli düşünce
farklılıklarını yansıtmaktadır. Bütün bunlara rağmen,
küreselleşmenin izah edilmesinde ve tanımlanmasında kullanılan ortak
kavramları göz önünde bulundurarak izah etmek mümkün olabilir.
Küreselleşme, ekonomik faaliyetlerin dünya çapında birbirine
bağlanması, milli ekonomilerin artan ölçüde birbirine bağlantılı
hale gelmesi olarak (İskenderoğlu, 2001:25) tanımlanabilir. Diğer
taraftan terim olarak küreselleşme, hem dünyanın küçülerek
yoğunlaşmasını, hem de bir bütün olarak dünya bilincindeki
yoğunlaşmayı ifade etmektedir. Küreselleşme sosyal, kültürel ve
ekonomik yönleri bakımından coğrafi sınırların önemini kaybetmeye
başlaması ile birlikte, toplumların da gitgide bunun bilincine
varmaları süreci olarak anlamlandırılmaktadır (İskenderoğlu, 2001:
26; Friedman, 2003; Kongar, 2003).
Ekonomik olarak başlayan küreselleşme fırtınası bugün
artık, toplumları sosyal ve kültürel boyutuyla da etkilemektedir.
Küreselleşmenin isim babası olan Roland Robertson onu “Dünyanın
sıkıştırılması ve bir bütün olduğu şuurunun artması”; Malcolm Waters
ise “Toplumsal ve kültürel düzenlemeler üzerindeki coğrafya ile
ilgili sınırların ortadan kalkma süreci ve insanların da bu sürecin
farkında olmaları” şeklinde tanımlamaktadırlar (Bolay, 2002: 57).
Diğer bir yaklaşıma göre küreselleşme başta iletişim,
enformasyon ve ulaşım olmak üzere insani etkileşimin çeşitli
biçimlerinin, uluslararasındaki coğrafi sınırların önemini
yitirmesine yol açacak şekilde dünya ölçeğinde hızla yayılması ve
bunun sonucunda insani gündem ve ilgilerin dünyalaşması süreci
olarak tanımlanabilir. Küreselleşme tekil bir durum veya lineer bir
süreç olmaktan çok, insani faaliyet ve etkileşimin iktisadi, siyasi,
teknolojik, hukuki, askeri, kültürel ve çevresel gibi çeşitli
alanlarıyla ilgili olan çok boyutlu bir olgu olarak anlaşılmaktadır
(Erdoğan, 2002: 27). Bütün bu tanımlarda ortak olan sosyal, kültürel
ve ekonomik boyut belki küreselleşmenin üç önemli ayağını
oluşturmaktadır. Diğer taraftan küreselleşme olgusunun 21. yüzyılın
ikinci yarısında hızla gündeme oturması ve ağırlığını bütün
toplumlar üzerinde hissettirmesini sağlayan faktör iletişim ve
ulaştırma teknolojisindeki hızlı gelişmedir. Esas vurgulanması
gereken bu iki olgudur. Zira, 16. yüzyıla kadar götürülebilen
küreselleşmenin geçmişi, neden bu kadar uzun zamandır etkili
olamadığının cevabı da bu iki faktörde aranmalıdır.
Aslında toplumsal süreçleri sadece teknolojik
gelişmelere indirgemek aşırı basitleştirme olabilir. Ancak,
teknolojik determinizme yönelik eleştiriyi saklı tutarak,
küreselleşme üzerinde teknolojinin etkisini inkar etmekte mümkün
değildir. Özellikle, 1980’li yıllardan itibaren enformasyon
teknolojinin yaygınlık kazanması, dünyada mesafe kavramının eski
anlamını ortadan kaldırmıştır. Bu durum küreselleşme bağlamında
belki de ilk etkisini finans piyasalarında hissettirmekle birlikte,
bu etki günümüzde çok daha geniş bir alana yayılmıştır (Bozkurt,
2000: 26). Örneğin, internet teknolojisindeki gelişmeler 1990’lı
yıllarda hızlanmaya başlamış, günümüzde bu hız giderek daha da fazla
artmıştır. İnternet, dünyayı gerçekten Malcolm Waters’ın ifade
ettiği gibi coğrafi sınırları ortadan kaldıran ve insanları arada
bir engel olmadan haberleşmesine olanak sağlayan, bilgiye erişimi
oldukça kolaylaştıran bir yeniliktir. İnternet üzerinde pek çok
sosyal, kültürel, siyasi ve ekonomik faaliyeti gerçekleştirmek artık
çok kolaydır.
Küreselleşmenin teknolojik merkezli bir değişim
olduğunu vurgulayan Tözüm; bilgisayarlaşma, telekomünikasyon
teknolojileri, minyatürleştirme, sıkıştırma teknolojisi ve
dijitalleşme gibi yenilikler teknolojiyi küresel çapta yaygın ve
kullanılabilir kılmaktadır. Friedman bu değişime “teknolojinin
demokratikleşmesi” demektedir. Bu sayede hepimizin evinde bir banka,
bir iş yeri bir gazete, bir aracı kurum, bir yatırım şirketi, bir
fabrika, bir okul olabilir (Tözüm, 2002: 162).
Teknolojinin demokratikleşmesiyle birlikte Friedman
üretimin de küreselleştiğini belirtmektedir. Eski dünyadaki
gelişmekte olan ülkelerin, gelişmiş ülkelere hammadde ihraç edip,
gelişmişlerin (Kuzey’in zengin ülkeleri ki bunlar G-7 olarak
bilinmektedir) de bunları dönüştürerek nihai ürünler haline getirip
satmasıyla sınırlı bir ihraç geçerliydi. Oysa, bugünün küreselleşen
dünyasında hemen her ülke, karmaşık ürün ve hizmetlerin üreticisi
veya alt yüklenicisi olma imkanına sahiptir. Teknolojinin
demokratikleşmesi aynı zamanda finansal faaliyetlere ilişkin
paradigmaları ve davranış paternlerini de radikal bir şekilde
değiştirmiştir. Friedman buna “finansın demokratikleşmesi”
demektedir. Küreselleşmeyi mümkün kılan bir diğer unsur, dünyaya
bakma biçimimizdeki değişimdir. O, bu değişime “enformasyonun
demokratikleşmesi” der. Uydu antenleri, internet, dijital yayın
sistemi vb. sayesinde bilgi akışı hem çok hızlı olmakta, hem de
sınır tanımamaktadır (Tözüm, 2002: 166). Buradan hareketle,
küreselleşmenin yönlendiricisi ve merkezi durumunda olan ABD’nin ve
Batı’nın, düşünce ve hayat tarzının büyük bir hızla bütün dünyaya
yayılmaya başladığını söylemek yanlış olmasa gerek.
Bu durum bir gerçeği yansıtmaktadır. O da,
küreselleşmeden uzak durmakla ondan kaçmanın mümkün olmadığıdır. Bu
gerçeği küreselleşmenin savunucusu olan Thomas Friedman şöyle
özetlemektedir: “Küreselleşme sadece bir eğilim değil, sadece bir
olgu değil, sadece gelip geçici bir ekonomik model değildir. Soğuk
Savaş sisteminin yerine geçen uluslararası bir sistemdir.”
Küreselleşme, serbest piyasa kapitalizmidir. “Küreselleşme, serbest
piyasa kapitalizminin dünyadaki hemen her ülkeye yayılması anlamına
gelir.” (Brecher vd., 2002: 23)
Küreselleşmenin olmazsa olmaz kuralları da vardır. Bu
kurallar gelişmekte olan ülkeler için ağır yapısal dönüşümleri de
beraberinde getirmektedir. Bu kurallar şöyledir (Tözüm, 2002: 156):
·Özel sektörü ekonomik büyümenin
temel motoru haline getirmek,
·Enflasyon oranını düşük tutmak
ve fiyat istikrarını sağlamak,
·Devlet bürokrasini azaltmak,
·Bütçe fazla sağlamasa bile
olabildiğince dengeli bir bütçe yürütmek,
·İthal ürünler üzerindeki gümrük
tarifelerini kaldırmak veya düşürmek,
·Kotalardan ve yerel tekellerden
kurtulmak,
·İhracatı artırmak,
·Devlete ait sanayi kuruluşlarını
ve kamu iktisadi teşebbüslerini özelleştirmek,
·Sermaye piyasalarını
serbestleştirmek,
·Para birimini konvertibil hale
getirmek,
·Ülkedeki sektörleri, hisse
senedi ve tahvil piyasalarını doğrudan yabancı mülkiyete açmak,
·Rekabeti artırmak üzere
ekonomideki kamusal düzenlemeleri azaltmak,
·Bankacılık ve telekomünikasyon
sistemlerini özel mülkiyete ve rekabete açmak.
Yukarıda sayılan küreselleşmenin olmazsa olmaz
kuralları milli-devlet yapısını tehdit eden unsurları da içinde
barındırmaktadır. Meseleye eleştirel olarak yaklaşıldığında örneğin,
“ithal ürünler üzerindeki gümrük tarifelerini kaldırmak veya
düşürmek”, “ihracatı artırmak” gibi unsurlara gelişmekte olan bir
milli-devlet açısından bakıldığında, bir tezat ortaya çıkmaktadır.
Zaten, üretim yapmakta zorlanan ve hatta üretebildiğini de zorla
ihraç etmeye çalışan gelişmekte olan ülkelerin, gümrükler
kaldırıldığında gelişmiş ülkelerin ürettikleriyle rekabet etmesi
mümkün gözükmemektedir. Durum tersinden okunursa, bu düzenlemeler
gelişmiş ülkelerin ürettikleri malların satılması için, gelişmekte
olan ülkeler iyi pazardır sonucu çıkmaktadır. Bu sebeple, yapısal
reformların istilanın başlaması ve bir direnişle karşılaşılmaması
için acilen hayata geçirilmesi, gelişmiş ülkelerin “stoklarının”
tüketilmesi açısından önem taşımaktadır. Araya sıkıştırılmış olan ve
milli-devletlerin lehine gibi görünen bazı maddelerin aslında, bir
kerede “tersinden” okunmasında fayda vardır.
Küreselleşme Sürecinde Çokuluslu Kurumların ve Uluslarüstü
Şirketlerin Rolü
Bugün gelinen noktada, küreselleşme bağlamında
tartışmaların merkezinde çokuluslu kurumlar (IMF, Dünya Bankası,
Dünya Ticaret Örgütü, G-7’ler -Kuzeyin Sanayileşmiş Ülkeleri-,
Avrupa Birliği, Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği -ABD’de var-,
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü-OECD-, Kuzey Amerika Serbest
Ticaret Anlaşması-NAFTA- vb.) ve uluslarüstü küresel şirketler
(holdingler) vardır. Bunların dışında kayda alınabilecek bir diğer
uluslararası oluşum Non-Govermental Organization (NGO) -Devlet Dışı
Kuruluşlar- (ya da Sivil Toplum Kuruluşları “STK”)dır. OECD, NGO ve
“gönüllü kuruluş” deyimlerinin eşdeğer olduğunu, ayrıca bunların
birçok tanımı olduğunu vurgulanıyor: “Gönüllü kuruluş belirli bir
insani amaç taşıyan bir grup vatandaş tarafından kurulan ve
bireylerin gönüllü katkılarıyla yürüten bir örgüttür.” (Cordellier,
1998: 122).
Çokuluslu kurumlara dönülecek olursa, bunların
1930’lardaki Büyük Bunalımdan sonra ortaya çıkmaya başladığı
söylenebilir. Aynı zamanda, ekonomik düzenlemelerde Keynesçiliğin ve
müdahaleci devlet anlayışı da bu dönemden sonra ortaya çıkmıştır.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, galip devletler küresel ekonomi
için bir dizi yeni kurallar belirlemişlerdir. Savaş sonrası dönemin
mali yapısı, Dünya Bankası, Uluslarası Para Fonu (IMF), Gümrük
Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması’nı (GATT) içeriyordu. Ancak,
üçüncü dünya ulusları (Güney’in yoksul ülkeleri) yüzyıllar süren
sömürgecilikten kurtuldukça, bu kurumlar giderek statükoyu ayakta
tutan temel direkleri olarak algılanmaya başlanmıştır (Ellwood,
2002: 24). Çaresizlik içindeki Kuzey’in gelişmiş ülkelerinin
hükümetleri, ekonomik durgunluğa çare olarak “Keynesci” çözümü hızla
benimsemişlerdir. ABD’de Roosevelt yönetiminin New Deal (Yeni Düzen)
siyaseti, doğrudan doğruya Keynes’ten etkilenmiştir. 1946 tarihli
Amerikan İstihdam Yasası, federal hükümetin “azami istihdam, üretim
ve alım gücünü geliştirme” sorumluluğunu kabul etmiştir. İngiliz
hükümeti de 1944’te “savaştan sonra yüksek ve istikrarlı bir
istihdam düzeyinin korunmasını” temel hedeflerden birisi olarak
kabul etmiştir. Diğer taraftan, Temmuz 1944’te 44 ülkenin delegeleri
New England’ın tatil beldesi Bretton Woods’ta bir araya gelerek bir
konferans toplanmıştır. Bretton Woods Konferansı’nın amacı, savaş
sonrası küresel ekonomi için yeni bir çerçeve-ulusal bağımsızlığı
güçlendirecek ve gelecekteki mali krizleri önleyecek istikrarlı,
işbirliğine dayanan bir uluslararası para sistemi- oluşturmaktı.
Amaç kapitalizmi gömmek değil, kurtarmaktı. Temel öneri, sabit döviz
kur sisteminin kurulmasıydı. Önceki bunalımlar göz önüne alındığında
dalgalı kur sistemi istikrarsız ve ulusal kalkınma planları
açısından zararlı bulunmuştur. Sonuçta, Amerikan Doları uluslararası
para birimi oldu ve küresel ekonomiyi yönetecek veya koordine edecek
üç kurum doğmuştur. Bunlar tarafsız ekonomik mekanizmalar
değillerdir, ağırlıklı olarak küresel rekabet ve şirket
girişimciliğinden yanaydılar ve her birinin oynayacağı belirli bir
rol vardı (Ellwood, 2002: 26-27). Bunlardan üçü önemle üzerinde
durulmaya değerdir:
1) Uluslararası Para Fonu (IMF):
Uluslararası örgüt, 1944’te uluslararası döviz alım satımını
düzenlemek üzere kurulmuştur. 1972’ye kadar farklı ulusal para
birimleri arasında sabit kuru desteklenmiştir. ABD doları
dalgalanmaya bırakıldığında, orijinal işlevi ortadan kalkmıştır.
Bundan sonra IMF, borçlu yoksul ülkelere ekonomilerini yeniden
yapılandırmak üzere yapısal uyum programlarını kabul etmeleri
koşuluyla uluslararası borç krizlerinin yönetimini üslenmiştir (Brecher-vd.,
2002: 170). Önemli bir ekonomik kriz ve dünya savaşından sonra
kurulan IMF, yine bir krizle önemli bir fonksiyon kaybına
uğramıştır. Bununla beraber tartışılması gereken veya tartışılmakta
olan IMF’in 1972’den sonra yüklenmiş olduğu uluslararası rolden
kaynaklanmaktadır.
Zira bu
kurum, “son çare olarak kapısı çalınan bir kredi kuruluşu” olarak
davranacak, kısa vadeli nakit sıkıntısına düşen ülkelere acil durum
kredisi sağlayacaktı. Ama, bunların hiçbiri gerçekleşmemiştir.
1972’den sonra IMF tamamen bir “banker” zihniyetini benimsemiş,
yapısal reform istediği ülkeleri içinden çıkılmaz bir karmaşanın ve
kaosun içine itmiştir. Gelişmek isteyen “Güney”in yoksul ülkeleri,
ekonomik krizleri dış borçlarla aşmak istemişler fakat bu dış
borçların anaparaları bir yana, faizlerini bile ödeyemez duruma
gelmişlerdir. IMF’in hükümetlere dayattıkları yapısal uyum
paketlerine rağmen, düze çıkmış bir ülke yoktur.
2) Dünya Bankası (Uluslararası İmar ve Kalkınma
Bankası): İkinci Dünya Savaşı’nın harap
ettiği ekonomileri yeniden inşa etmek üzere Uluslararası İmar ve
Kalkınma Bankası kurulmuştur. Üyelerinden toplanan aidatlar ve
uluslararası sermaye piyasalarından alınan borçla finans edilen
banka üyelerine ticari bankalardan daha düşük faizli kredi
sağlamaktadır. Başlangıçta görevi enerji santralleri, barajlar,
yollar, hava meydanları, limanlar, tarımsal kalkınma ve eğitim
sistemi projeleri gibi “altyapı” yatırımlarına kredi sağlamaktı.
Banka, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’nın yeniden inşası ve
kalkınması için bölgeye para akıtmıştır ancak, bu yeterli
olmamıştır. Ayrıca, hızla genişlemekte olan sanayileri için sağlıklı
piyasalara ihtiyaç duyan ABD’yi tatmin edecek kadar hızlı değildi.
ABD, bu nedenle kendi Marshall Planı’nı oluşturmuş ve çok daha
gevşek koşulları olan bu plan çerçevesinde Avrupa ülkelerine kendi
yerine hibe şeklinde doğrudan Dolar sağlamıştır (Ellwood, 2002: 29).
1950’lerden sonra Avrupa yavaş yavaş toplanmaya başlamış hatta
(bugün ki Avrupa Birliği’nin temelleri atılmış) kendi aralarında
birlikler kurmaya başlamışlardır. O sıralarda, Dünya Bankası
bağımsızlığa kavuşmuş ülkelere ilgisini yöneltmiş ve Güney’in yoksul
ülkeleri üzerinde önemli bir güç haline gelmiştir.
3) Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT)/Dünya
Ticaret Örgütü (DTÖ): GATT küresel düzeyde
ticareti yönetecek bir kurallar dizisi belirlemiştir. Amacı, ulusal
ticaret sınırlamalarını azaltmaktı ve İkinci Dünya Savaşı öncesinde
küresel ekonomiyi kösteklemiş olan rekabetçi ticaret politikalarına
son vermişti. 1944’te GATT’ın yerine geçmek üzere Dünya Ticaret
Örgütü kurulmuştur. DTÖ gevşek yapılı bir anlaşma olan GATT’tan
farklı olarak, resmi statüsü olan uluslararası bir kuruluştur. 137
üye ülkesi, 30 “gözlemci”si bulunmaktadır ve GATT’ın kapsamını
genişletmiştir. Ağırlıklı olarak mal ve ticaretine yönelmiş,
telekomünikasyon, bankacılık ve yatırım, taşımacılık, eğitim, sağlık
ve çevre gibi 160 alanı etkilemektedir (Ellwood, 2002: 31).
Diğer önemli bir konu da uluslarüstü küresel
şirketlerdir. Özellikle 1990’lı yıllardan itibaren bir çok ülkenin
milli gelirinden daha fazla sermayesi olan şirketler, küresel
ölçekte etkin olmaya başlamışlardır. Ekonomi imparatorlukları haline
dönüşen küresel şirketlerin yanında devletlerin ısrarla
sınırlandırılmak istenmesi, tabi ki düşündürücüdür (Öz, 2001: 35).
Çünkü, bu küresel şirketlerin ticaret ve yatırımlarını azami
serbesti içinde yapabilmeleri için, ülkeler arasında sermaye ve mal
hareketlerinin önündeki eskiden kalma tüm engellerin (kalkınmacı ve
sosyal politikaların, iktisadi milliyetçi eğilimlerin) ortadan
kalkması gerekir. Küreselleşme kavramının ve söyleminin işlevi
imalarla, çağrışımlarla, vaatlerle mal ve sermaye hareketleri
önündeki engellerin kalkmasını sağlamaktır. Diğer taraftan,
uluslarüstü küresel şirketlerin ülkeler ve milletler karşısında, bir
şekilde bitaraf olduğunu anlamakta zor değildir. Zira, bu
şirketlerin malikleri vardır ve bu maliklerin milliyeti vardır.
Şirketlerin araştırma-geliştirme faaliyetlerini nerede yaptıkları,
üretimi nerede gerçekleştirdikleri, kârlarını hangi ülkelerde
topladıkları, bu şirketlerin faaliyette bulunduğu ülke ekonomilerine
olumlu-olumsuz etkilerini belirlemektedir. Mülkiyet hisseleri
gelişmiş ülkelerde bulunan şirketleri ulusüstü örgüt olarak değil,
gelişmiş ülkelerin milli ekonomilerinin birer uzantısı olarak
görmekte mümkündür. Dolayısı ile küreselleşmeyi sürükleyen büyük
şirketler, dünyada az sayıdaki gelişmiş (Kuzey’in zengin ülkeleri)
ülkelerin örgütleridir (Somel, 2002: 143).
Bu şirketlerin boyutlarını (ekonomik yönden) ortaya
koyabilmek için, devletlerle karşılaştırmayı gerektirmektedir. Öyle
ki, Ford’un ekonomik gücü Suudi Arabistan’dan ya da Norveç’ten
büyüktür. Philip Morris’in yıllık kazancı Yeni Zelanda’nın
GSMH’sinden fazladır. 300 uluslarüstü şirketin varlıkları bütün
dünyadaki üretim varlıklarının % 25’ini oluşturmaktadır. Dünya
ticaretinin % 67’sini 500 büyük şirket denetlemektedir. Türkiye’nin
en büyük 500 şirketi ise ABD’nin Exxon Mobile şirketinin sadece %
33.37’si kadar bir ciroya sahiptir (Güney, 2003: 25). Dünyanın en
zengin kişisi olan Microsoft’un patronu Bill Gates 60 milyar doların
üzerindeki serveti, ulusal gelirinin 60 milyar dolar civarı olan
Kostarika, Panama, Honduras, Nigaragua, Brezilya, Jamaika ve
Bolivya’nın milli gelirinden daha fazladır. Dünya üzerinde küresel
çapta yaygınlaşan eşitsizlik, küreselleşme sürecinin yavaşlamasına
hatta belki de geriye döndürülmesine yol açabilecek en önemli sorun
olduğu (Zencirkıran, 2003) düşüncesi pek çok yandaş toplamıştır.
Küreselleşmeye yöneltilen en büyük eleştirilerin ve
yaşanan sorunların merkezinde, uluslarüstü sermayenin küreselleşme
sürecinde kuralları koyduğu ve bu kurallar karşısında milli
hükümetlerin politika oluşturmakta yetersiz kaldığı yönündedir. Aynı
zamanda, enformasyon ağlarıyla finans piyasalarının birbirine bağlı
olduğu küresel bir ekonomide, uluslarüstü sermayenin çok kısa
zamanda mevcut ülkeyi terk etmesi, Rusya ve Asya krizlerinde
görüldüğü gibi küresel çapta krizlere neden olmaktadır. Zaten, dünya
ihracatında önemli bir gücü elinde bulunduran küresel şirketler
gelişmiş ülkelerde (başta ABD, AB ülkeleri ve Japonya olmak üzere)
toplanmıştır (Zencirkıran, 2003).
Günümüzde Birleşmiş Milletler, IMF, Dünya Bankası,
Dünya Ticaret Örgütü ve daha birçok uluslarüstü örgüt, geçmişte
olduklarından daha önemlidirler. Sonuçta bu örgütler, varlıklarını
üye devletlere, özellikle de zengin doğal kaynakları olan devletlere
borçludurlar. Ancak, uluslarüstü örgütlerdeki bürokratlar buna
rağmen oldukça geniş olan vekalete dayalı yetkileri çerçevesinde
zaman zaman kendi adlarına hareket etmektedirler. Uluslarüstü
örgütler, uluslarüstü normların taşıyıcıları da olabilirler. Hepsi
değil ancak çoğunluğu, başlangıçta en geniş ve en güçlü siyasi
yapılar arasında oluşturulmuştur. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle
birlikte belli başlı uluslarüstü finans kurumlarının şartları çok
daha zorlayıcı olmuştur. 1991’de kurulan Avrupa Kalkınma Bankası
açıkça siyasi şartlar koşmaktadır. IMF ve Dünya Bankası gibi daha
eski kurumlar böyle bir davranışa karşı olan resmi hükümlerine
rağmen, daha imalı bir şekilde siyasi sorunlarla ilgilenmektedirler
(Krasner, 2001). Diğer taraftan, bölgesel bloklar arasındaki
sürtüşmelerden (ki bugün ABD, AB ve Japonya’dan oluşan üçlü bir blok
söz konusudur) ve sermaye hareketlerinden gelişmekte olan ülkeler ya
da Güney’in yoksul ülkeleri aşırı derecede etkilenmektedirler.
Türkiye gibi ülkeler “küreselleşen” dünya sistemi
içinde kalarak ciddi ahlaki çöküntü ve toplumsal dağılma sath-ı
mailine girme ya da bağımsızlığa yönelerek kapitalizmin
merkezlerinin onayını almayan, kendi gücüne dayanan bir kalkınma
çabası başlatma seçenekleri ile karşı karşıyadır. Uluslarüstü
ekonomik bütünleşmeler (hem bloklaşmalar, hem de uluslarüstü küresel
şirketler düzeyinde) ülkelerin zengin-fakir diye iki kutupta
toplanmasına sebep olmakla kalmamakta, toplumların kendi içinde
kutuplaşmalarına (yani sınıflar arası ve bölgeler arası
eşitsizliklerin artmasına) da sebep olmaktadır. Bu kutuplaşmalar, az
gelişmiş (Güney’in yoksul ülkelerinde iç savaşlara ve dış
müdahalelere sebep olabilmektedir) ülkelerde parçalanma eğilimleri
ortaya çıkmaktadır. Bunun sonucu olsa olsa, kendi kaynaklarıyla
kalkınabilecek orta büyüklükte az gelişmiş ülkelerin ufalanması ve
daha çok dış ticarete bağımlı, dolayısıyla uluslarüstü mal ve
sermaye hareketlerinin etkilerine daha çok maruz kalan, yeni küçük
fakir devletlerin teşekkülü olabilir (Somel, 2002: 149).
Küreselleşmenin Tehdit Olarak Algılanmasına Sebep Olan
Gelişmeler ve Türkiye’nin Durumu
Herşeyin küreselleştiği dünyada, tartışmaların
merkezine oturan konu, milli devletlerin ne olacağı yani bu durumdan
ne yönde etkileneceği üzerine yoğunlaşmaktadır. Ekonomik, siyasi
birleşmelerin ve blokların oluştuğu dünyada, milli devletler nerede
yer almaktadır? Bazı düşünürlerin ifade ettiği gibi dünya zengin ve
yoksul (Kuzey-Güney) ülkeler olmak üzere iki kutba ayrılmıştır.
Küreselleşme düşüncesinin savunucuları olan gelişmiş ülkeler,
uluslarüstü şirketler ve uluslararası kurumlar vasıtasıyla milli
devletler üzerinde etkili olmakta, onları yapısal reformlar yapmaya
zorlayarak toplumsal bunalımlara sebep olmaktadırlar.
O halde, milli devletler hem iç, hem de dış
ilişkilerinde tavizler vererek (yapısal reformlar veya uyum
paketleri adı altında) gelişme ve ilerleme trendi yakalayabilirler
mi? Tarihte hiçbir örneği yoktur çünkü, kapitalist zihniyet
tavizlerle ayakta kalmak ve dünyayı sömürmek temelleri üzerine
kurulu bir düzendir. Diğer taraftan, Türkiye gibi gelişme çabası
içindeki milli devletler bu düzen karşısında zorlanmaktadır.
Küreselleşme olarak gündeme getirilen, Amerikalıların New Deal (Yeni
Düzen) dedikleri olgunun yayılmasının önündeki en büyük engel milli
devletler görülmektedir.
O zaman devlet neyi ifade etmektedir? Devlete felsefi
bir söylem olarak, ilk defa değinenlerden biri olan Platon’a göre
devlet, filozof-kralın bilgisinin ve insan ruhunun ideal bir form
halinde somutlaşması; Aristo için bireyin siyasi olarak mensup
olduğu organik yapı; Hobbes için insanın varlığını güvence altına
alan siyasi güç; Hegel’de Tanrı’nın yeryüzüne yansımasıydı. Marx
devleti radikal bir biçimde, egemenlerin baskı aracı olarak
tanımlamıştır. Heidegger devleti tarihsel bir yazgı olarak görmüş ve
Nietzsche, ateşten kelimeleriyle, yalanların en büyüğü olarak
nitelemiştir. Lakin, kim ne derse desin, hiç kuşkusuz modern
dünyanın şekillenmesinde, en büyük katkıya sahip olan temel kurum
yine devletin kendisi olmuştur (Habermas, 2002: 7).
Milli devletlerin ortaya çıkışı ise devlet
kavramından ve oluşumundan sonraya rastlamaktadır. Eski Yunan
şehir-devleti yapısından, imparator-devletlerin ve buradan da milli
devletlerin ortaya çıkışını, tarihsel bir vetire olarak tanımlamak
mümkündür. Tarihte birçok savaşa yol açan bu süreçlerde tek mesele,
sadece kimin daha güçlü olduğu değil, aynı zamanda bu gücün inşa
ettiği sistemin meşruiyeti nereden aldığı da oldukça büyük bir öneme
sahip olmuştur. Zira, her türlü düzen ve kurumun uygulama alanı
bulmak ve varlığını sürdürebilmek için, insan bilincinde
meşrulaştırılması gerekmektedir. Skolastik Dönem, iktidar
anlayışının meşruiyet sağlayıcı unsuru din ve kilise iken,
reformlarla başlayan sekülarizasyon sonucu bu unsur yavaş yavaş
meşruiyet sağlayıcı özelliğini kaybetmiştir. Boşluk kabul etmeyen
iktidar, kendine yeni bir meşruiyet oluşturma sürecinde “Millet”
unsurunu, dinin yerine ikame etmiş ve bu unsurun bağlayıcılığını,
mevcut sistemin manevi boşluğunu doldurmada kendine temel dayanak
noktası seçmiştir (Habermas, 2002: 8). Bugün, milli devletin
dayanağı millettir. Küresel hegemonyanın kendisinin genişlemesine
engel saydığı milli devletler üzerindeki tehdidi en fazla
hissedenler, milletleşme aşamasını tamamlayamamış olan ülkelerdir.
Zira, bunlar dış etkilerle yıllarca süren iç savaş ya da sınır
savaşları yüzünden ekonomik yönden tamamen emperyalist güçlerin
etkisi altına girmişlerdir.
Diğer taraftan küresel hegemonya, Kuzey’in kalkınma
ve küresel siyaset alanında Güney’den gelebilecek siyasi ve
entelektüel meydan okumaları (özellikle kolektif eylemi) parçaladığı
ve etkisizleştirdiği başlıca aygıtlardan biri olarak ortaya
çıkmıştır. Aynı şekilde küresel hegemonya, Güney’in milli
eylemlerini, siyasi ve ekonomik stratejilerini etkilemek ve
şekillendirmek, dolaylı ya da doğrudan etki altına almak için
kullanılmıştır. Gelişmekte olan dünyada pek çoklarının Güney’in
siyasi, ekonomik, toplumsal ve kültürel kıymetlerinin ve jeopolitik
alanlarının (yeniden) sömürgeleştirilmesi olarak algıladıkları
sürecin de anahtar dışavurumlarından biri olmuştur. Böylece,
Güney’in entelektüel ve siyasi savunmasını ortadan kaldırarak,
küresel yapılardan dikkati uzaklaştırarak ve bütünüyle Güney’in
kendi iç sorunlarına, çatışmalarına, gerçek ya da iddia edilen
yetersizliklerine (örneğin, yolsuzluk ve şeffaflıktan yoksunluk)
yönelterek, gelişmekte olan ülkeleri ve hükümetleri milli işlerinde,
hele hele uluslararası alanda bağımsız inisiyatif ya da direnme
yeteneğine sahip olamayan zayıf yapılar haline getirmektedir (Gosoviç,
2001). Milli devletler sürekli olarak suni gündemlerle meşgul
edilirken, diğer taraftan da milletin değer yapılarına yönelik
saldırılar artarak devam etmektedir.
Yine, Batı’da üretilen bazı düşünce akımları kültürel
bütünleşmeyi zedelemekte ve yıpratmaktadır. Habermas bunu
Post-modern görüşle başlatmaktadır. Ona göre Post-modern görüş,
farklılıkların yaşanması ve melez kültürlerin yaşaması gerektiğini
ileri sürerek, modern dönemin temel egemenlik birimi olan
milli-devlet yapılarını alttan alta yıpratmaktadır; çok-kültürlülük
ve öteki kavramlarının yoğun biçimde tartışmalara dahil olması ile,
modern devlet yapılarının çimentosu olan millet çözülmeye,
çatırdamaya ve yıkılmaya başlıyordu. İnsanların artık, hangi millete
mensup olduğu önemini yitiriyor ve sivil toplum adlandırması ile
birlikte, uluslarüstü bir kimlik inşa edilmeye çalışılmaktadır.
Küreselleşme, milli-devlet yapılarına yönelik yıpratmanın son
epistemik söylemini teşkil etmektedir (Habermas, 2002: 19). Oysa,
milli-devlet bir kurum olarak, çok sayıda işlevi yerine getirebilir
ve getirdiği içindir ki varlığını sürdürmektedir. Bunun başında
etnik ya da dini kimliği ne olursa olsun vatandaşlara imkanlar
ölçüsünde çevre ülkelerin saldırısına karşı güvenlik; içerde
bireylerin, toplumsal sınıfların ya da etnik-dini alt grupların
birbirleri karşısında hukuki eşitlik, adalet ve güvenlik sağlaması
gelmektedir (Türkdoğan, 2002: 372). Milli devlet yapısının bireylere
sağladığı güveni, başka bir kurum ne ölçüde sağlayabilir?
Tartışmanın bir ayağını da bu durum oluşturmaktadır. Bu güveni, her
şeyi kâr etme düşüncesi üzerine kurmuş olan ve özellikle de yoksul
ülkeleri sömüren uluslarüstü küresel şirketler ve çok uluslu
örgütler (AB, Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü vb.)
sağlayabilir mi?
Bu noktada mevcut durumun iyi tahlil edilmesi,
ülkenin ve milletin geleceği açısından çok fazla önem taşımaktadır.
Küreselleşme sürecinden ülke ve millet olarak başarılı bir şekilde
çıkabilmek için, önceliklerimizin iyi tespit edilmesi ve ileriye
yönelik projeksiyonların isabetli yapılması gerekmektedir. Pek çok
sorun yumağının ortasında bulunan Türkiye, hem içeriden hem de
dışarıdan sürekli olarak taciz ve tehdit altında yaşamaya mahkum
edilmektedir. Türkiye’nin içine dahil olmaya çalıştığı Avrupa
Birliği ve onun Parlamentosu ve yakın müttefikimiz (ya da stratejik
ortağımız) ABD Kıbrıs, Ege Sorunu, Azınlıklar Meselesi, sözde Ermeni
soykırım iddiaları, Patrikhane (Ekümeniklik meselesi), Heybeli Ada
Ruhban Okulu ve IMF politikalarının uygulanması konusunda dayatılan
yapısal reformlar yoluyla sürekli olarak baskı ve tehdit altında
yıpratılan ve sıkıştırılan bir ülke konumundadır.
Diğer taraftan, Doğu Bloku’nun dağılmasıyla
Avrupa’nın doğusu ile Asya’nın batısında yer alan Avrasya bölgesinde
önemli bir otorite boşluğu oluşmuş ve bundan dolayı da Balkanlarda,
Kafkasya’da, Ortadoğu’da ve Orta Asya’da savaşlar yaşanmıştır. Bu
olumsuz süreç günümüzde de devam etmekte olup, Avrasya’nın
ortasında, merkez ülke olarak yer alan Türkiye’nin güvenliğini de
ciddi boyutlarda tehdit etmektedir. Dünyanın petrol ve doğal gaz
kaynaklarının önemli bir bölümünün yer aldığı bu bölge, bölgesel
kutuplaşma sürecine girmiş olan ABD, AB ve Japonya’nın rekabet
ettiği stratejik bir alan haline gelmiştir. Böylece, küreselleşme
sebebiyle milli devlet yapılarının parçalanması için etnik
kimlikçilik, cemaatçilik, kültürel farklılık (çok-kültürlülük ve
anayasal vatandaşlık vb.) gibi alt kimlikleri kaşıyan politikalar
kasıtlı olarak geliştirilmekte olup, Türkiye gibi milli toplum ve
devlet yapılanmaları dağıtılmaya, parçalanmaya çalışılmaktadır.
Günümüz şartlarında Türkiye’nin en büyük sorunu bu parçalanma (İskenderoğlu,
20001: 29) gayretleri doğrultusunda gösterilen çabalardır.
Türkiye’ye dayatılan şartlar öyle bir psikolojik baskı altında
yapılmaktadır ki, örneğin Avrupa Birliği’ne giremezsek dünyanın sonu
gelecek, çağdışı kalacağız ya da küreselleşme sürecinden
kopacakmışız gibi zorlayıcı bir atmosfer altında cereyan
ettirilmektedir. Irak Savaşı’na Türkiye’nin asker göndermemesi
neticesinde müttefikimiz ve stratejik ortağımız olan ABD gerçek
yüzünü göstererek, Türkiye üzerinde hemen ekonomik ve sosyal baskı
kurmak istemiştir. Her zaman ülke üzerinde karanlık oyunlar oynayan
küresel hegemonya, son zamanlarda daha bir kararlılıkla içinde
bulunduğumuz bölgeyi de kapsayan harekatını fiilen hayata
geçirmiştir.
ABD’nin küresel üstünlüğünün sürmesi ve varlığını
devam ettirebilmesi için, dünya enerji kaynaklarını ve bunların
dağıtım yolları üzerindeki jeostratejik bölgelerin kontrolünü elinde
tutarak, jeopolitik üstünlüğünü devam ettirebilmesinden geçmektedir.
Bu nedenle ABD aynı zamanda kendi modelini diğer bölgelere de
taşımakta ve elinde tuttuğu küresel boyuttaki örgütler (IMF ve Dünya
Bankası vb.) vasıtasıyla, uyguladığı yaptırımlarla kendine
bağımlılığı artırmaktadır. Bu bağlamda ABD, satranç tahtasındaki
oyununu küresel hakimiyet üzerine kurmakta ve hamlelerini de bu
hakimiyetin devam etmesi ve pekiştirilmesi yönünde yapmaktadır. Bu
hamleler, ABD’nin küresel stratejisinin ne olduğu yönünde ipuçları
vermektedir. Bu ipuçları, milli devletleri ortadan kaldırıp (ya da
pasifize etmek) yerine etnik veya dini kökene (daha ziyade etniklik
ağır basmaktadır) dayalı devletçikler oluşturmak, milli devletlerin
elinde bulunan ekonomik yapıları ve stratejik güçleri IMF ve Dünya
Bankası’nın dayatması ile özelleştirmek, ileride uluslararası
sermaye zincirine dahil edip, dünya ticaret oligarşisinin çıkarları
ve çıkarlarının dayalı olduğu sermayenin serbest dolaşımını güven
altına almaktır. Bugün ABD, son gelişmelerden de anlaşılabileceği
gibi Amerika’da yaşayan halkın çıkarlarından çok, dünya ticaret
oligarşisinin çıkarlarını temsil etmektedir ve Amerikan ordusu kendi
ülkesinin güvenliğinden çok, dünya ticaret oligarşisinin (uluslarüstü
küresel şirketlerin) güvenliğini sağlamaktadır (Sami, 2003).
ABD’nin bütün uluslararası hukuk kurallarını ve
kaidelerini hiçe sayarak ve kendini bütün dünyanın koruyucusu ilan
ederek Irak’a saldırması ve akabinde bölgenin İngilizlerle
paylaşılarak uluslarüstü şirketlere ihaleler verilmesi, bu savaşın
amacını ortaya koymaktadır. Afganistan’dan sonraki hedefin Irak,
Suriye ve İran olduğunu açıklayan ABD, Rusya’nın dağılmasından sonra
bağımsızlığına kavuşan ve bakir petrol, altın, doğal gaz vb.
kaynaklara sahip olan Türk Cumhuriyetlerini kontrol etmek için,
bölgeyi kuşatma altına almak istemektedir. Unutulmamalıdır ki,
ABD’nin etki ya da kontrolü altına almak istediği bölgenin kapısını
Türkiye oluşturmaktadır. Bu öneminden dolayıdır ki Türkiye, bu
kuşatma ve dayatmalara maruz kalmaktadır. Ülkenin geleceğini
dışarıdan gelen baskılarla yanlış ve yanlı yönlendirmeye
kalkışanlar, geçmişten ders almayanlardır. Hem iç, hem de dış
politikalar oluşturulurken önemle üzerinde durulması gereken nokta,
milli bağımsızlık, milli çıkarlar ve ülkenin iç ve dış güvenliği
üzerinde gösterilmesi gereken hassasiyettir.
Sonuç
Küreselleşme, ekonomik bir olgu olarak başlamış ve
daha sonra toplumsal hayatta etkisini göstermeye başlamıştır.
Küreselleşmenin ne olduğu konusunda tartışmaların hala devam
ettiğini ve diğer taraftan toplumlar üzerindeki baskısını çeşitli
şekillerde hissettirdiği bir dönem yaşanmaktadır. Bu dönemin en
önemli özelliği, uluslararası örgütlerin ve uluslarüstü şirketlerin
etkinliğini artırmış olmasıdır. Avrupa Birliği, ABD ve Japonya
blokları, bu oluşumlar yoluyla dünyayı hem ekonomik, siyasi hem de
sosyo-kültürel yönden etkilemeye ve sömürmeye başlamıştır.
Diğer taraftan, Kuzey-Güney, Doğu-Batı olarak
kutuplaşan dünyada Güneyde ve Doğuda bulunan yoksul ve gelişmekte
olan ülkelerin sahip oldukları potansiyeli harekete geçirmelerini
engellemek, küresel hegemonyanın ya da küresel sömürü düzeninin
maliklerinin en önemli işleridir. Bunlara örnek olarak Türkiye göz
önünde bulundurulursa, Türkiye’nin gelişme ve kalkınma potansiyeli
sürekli olarak (jeostratejik öneminden dolayı) iç ve dış tehditlere
maruz bırakılmış, karmaşa ve kaos ortamı canlı tutulmaya
çalışılmıştır (Kocadaş, 2001: 531). Buradaki tehdidin boyutu,
devletin ve milletin dini, ırki ve ideolojik temellere dayalı
olarak parçalanması yönündeki faaliyetleri kapsamaktadır.
Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye direttiği Kopenhag
Kriterleri, ülkede demokrasi ve insan haklarının genişletilmesi
adına, ülkenin bölünmesine giden yolu açmaktadır. Bu doğrultuda,
Türkiye’nin belirli bir bölgesinde (Doğu ve Güney Doğu) yaşayan halk
topluluğunun alt kimliği gündeme getirilmekte, onların dilinde
(sözde anadilleri olan Kürtçe) eğitim ve kültür çalışmalarına
öncelik verilmesi talep (7. Uyum Paketinde bu yönde düzenlemeler
yapılacağına dair taahhütte bulunulmuştur) edilmektedir. Böylece,
Türk Milli toplumu içinde yer alan alt etnik grupların
uluslaşmalarına giden yol açılmakta, belirli bir bölgeden başlayarak
diğer etnik grupların da benzer hak talepleri ile gündeme
gelmelerini cesaretlendirebilecek yeni bir değişim süreci
Türkiye’nin önüne zorla dikilmek istenmektedir. Böylece Türkiye,
demokrasi (ve AB’ye girme hevesiyle) adına “dağılmaya” ve insan
hakları adına da “parçalanmaya ve bölünmeye” mahkum edilmektedir (İskenderoğlu,
2001: 31). Benzer şekilde Habermas da, milli-devlet yapılarının kısa
vadede bu etkilerle (yukarıda sayılan) ortadan kalkmasının mümkün
olmadığını söylemektedir. Lakin bu süreç, millet ve devlet
kavramlarının oluşturduğu terkipten birisinin feda edilmesi ile
sonuçlanacaktır. Geriye dönüp bakıldığında kapitalist sistemin
yaşaması için devlet olmazsa olmaz bir kurum ise, o halde bu süreçte
terkibin diğer bir unsuru olan millet kavramından vazgeçilebileceği
ortaya çıkmaktadır. Küreselleşmenin kültürel anlamda
gerçekleştirmeye çalıştığı şey de-nasyonalizasyon
(milletsizleştirme)dan ibarettir (Habermas, 2002: 20). Aslında, bir
ülkede milletin dağılması demek, milli devlet yapısının da
çökertilmesi demektir. Yerine ikame edilmek istenen ise, çok
kültürlülük ve anayasal vatandaşlıktır. İnsanları ne kadar bir arada
tutar, bu da bilinmezler arasındadır.
Küreselleşmenin ilerleyen olumsuz etkilerinin daha da
ağırlaşacağı yönünde önemli göstergeler vardır. Özellikle, sermaye
çekme arzusundaki ülkeler (Güney’in yoksul ülkeleri) için
piyasaların diktatörlüğünün daha baskın bir hale gelmesi; ikili
kutuplaşma sürecinin sonucu olarak ülkeler içinde ve ülkeler
arasında daha büyük bir sosyal eşitsizlik, çalışma koşulları ve
sosyal güvenlik düzeyinin düşmeye devam etmesi; ekolojik tahribat ve
kötüye gidiş; kontrol edilemeyen uluslararası örgütlerin ve
blokların artan rolü ve demokrasinin altının oyulmaya devam edilmesi
(Went, 2001: 147). Küreselleşme sürecinin sona ermesi belki
başladığı gibi bir ekonomik krizle (sermaye birikimi sürecindeki
darboğazla başlamıştı), belki yine bir kaosla, belki de kapitalizmin
tezatları yüzünden sona erecektir.
Kaynakça
Bolay, S.H. (2002), “Küreselleşme ve Milli
Kültürler”, Küreselleşme, Ufuk Kitapları, İst.
Bozkurt, V. (2000), Küreselleşmenin İnsanı Yüzü, Alfa
Yay., İst.
Brecher,
J.-vd. (2002), Aşağıdan Küreselleşme, Çev.Berna Kurt-vd., Aram
Yay.,İst.
Cordellier, S. (1998), Üçüncü Dünyanın Sonu mu?, Çev.Ahmet
İnsel-vd., İletişim Yay., İst.
Ellwood,
W. (2002), Küreselleşmeyi Anlama Kılavuzu, Çev. Betül Dilan Genç
Erdoğan, M. (2002), “Siyaset ve Hukuk Perspektifinden
Küreselleşme”, Küreselleşme, Ufuk Kitapları, İst.
Erkal, M.
(2000), Küreselleşmenin Tesirleri ve Ülkemize Yönelen Tehdit
Unsurları”, Türkiye’nin Güvenliği Sempozyumu Bildirileri, Elazığ
Friedman,
J. (2003), “Indigeous Struggles And The Discreet Charm of the
Bourgeoisie”,
(http://wsr.ucr.edu/active/vol5,
Update:12.09.2003)
Gosoviç, B. (2001), “Küresel Entelektüel Hegemonya ve
Milletlerarası Kalkınma Gündemi” Çev.Sadir Karabekir, (http://www.turkiyevesiyaset.com,
Update:13.04.2003)
Güney, O. (2003), “Küreselleşmenin Öncülleri
Karşısında Ulus Devlet”, (http://www.aydınlanma1923.org,
Update:11.09.2003)
Habermas, J. (2002), Küreselleşme ve Milli Devletin
Akibeti, Çev.Medeni Beyaztaş, Bakış Yay., İst.
İskenderoğlu, M. (2001), “Ulus-Devletin Geleceği ve Türkiye”,
Türkiye ve Siyaset Dergisi, Kasım-Aralık, Sayı:5
Kocadaş, B. (2002), “Hedefteki Gençlik: Siyasi ve
İdeolojik Hareketler Açısından”, Türkiye’nin Güvenliği Sempozyumu,
Bildiriler, Elazığ
Kongar, E.(2003), “Küreselleşme, Mikro Milliyetçilik,
Çok Kültürlülük, Anayasal Vatandaşlık”, (http://www.kongar.org/makaleler,
Update:05.07.2003)
Krasner, S.D. (2001), “Tarihi Miyopluğun Hedef
Tahtası: Egemenlik”, (http://www.turkiyevesiyaset.com,
Update:13.04.2003)
Löwy, M.
(2002), “Ulus-Devlet, Milliyetçilik, Küreselleşme,
Enternasyonalizm”, Çev.Eriman Topbaş, Türkiye Günlüğü, Sayı:71Metis
Yay., İst.,
Öz, E. (2001), “Küreselleşme, Demokrasi ve Milli
Devlet: Yeni Çağdaş Milliyetçi Bakış Açısının Anlamı ve Gerekliliği
Üzerine”, Türkiye ve Siyaset Dergisi, Kasım-Aralık, Sayı:5
Sami, H.(2003),“Dünyada ve Türkiye’de Neler Oluyor?”,
(http://www.aydinlanma1923.org,
Update:10.09.2003)
Somel, C. (2002), “Az Gelişmişlik Perspektifinden
Küreselleşme”, Doğu-Batı, Sayı:18
Takış, T.
(2002), “Fantastik Bir Festival: Küreselleşme”, Doğu-Batı, Sayı:18
Tözüm, H. (2002), “Küreselleşme: Gerçek mi, Seçenek
mi?”, Doğu-Batı, Sayı:18
Türkdoğan, B. (2002), “Küreselleşme Kavramı ve
Ulus-Devletler”, VI. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi,
Kültür Bakanlığı Yay., Ankara
Went,
R.(2001), Küreselleşme, Çev.Erhan Dinç,Yazın Yay., İst.
Zencirkıran, M. (2003), “Küreselleşme:Sorunlar ve
Çözüm Önerileri”, (http://www.isguc.org,
Update:25.06.2003)